• DOLAR 3,7788 TL
  • EURO 4,6343 TL
  • Altın 162,0905 TL
yan reklam logo yanı

101’İNCİ YILINDA ÇANAKKALE’NİN BİLİNMEYENLERİ

Hasip Sarıgöz

Hasip Sarıgöz

E-Posta :

 Dünyadaki en küçük yarımadalardan biri olan Gelibolu, 1915–1916 yılları arasında dünya tarihinin en büyük savaşlarından birine sahne olmuştur. Deli dolu rüzgârların estiği bu güzel yurt parçasında, birden bire ortaya çıkan büyük bir kasırga ortalığı kasıp kavurmuştur. Bu kasırganın adı Çanakkale Savaşı’ydı… Nice canların yittiği, nice kanların dere olup aktığı, nice anaların evlatlarından, nice evlatların babalarından ve nice gelinlik kızların yavuklularından ümitlerini kestiği bu toprak parçasında; yokluk varlığı, yürek bileği, et ve kemik demir ve çeliği dize getirmiştir. Ve bu yurdun Mehmetleri; aynı bayrakları gibi kıpkızıl olmuş bu mübarek topraklarda Türk milletine; sonsuza kadar büyük bir gurur ve övünç duyacağı eşsiz bir vecize, ulu bir zafer ve kutlu bir destan armağan etmişlerdir. Övüncün adı kısacık “Çanakkale Geçilmez!” vecizesi, zaferin adı “Çanakkale Zaferi” ve destanın adı da “Çanakkale Destanı”dır.

 

 Hiçbir devirde ve hiçbir harpte, zafer destanları kolay yazılmamıştır. Hepsinin mürekkebi kızıl kandan, dizeleri zamansız uçan canlardan ve sayfaları da insan tenlerinden oluşmuştur. Şüphesiz ki, Çanakkale Savaşı gibi bir savaşın da; incelenecek ve araştırılacak tarafları çok fazladır. Ve şüphesiz ki bu savaş; dünya harp tarihinin, üzerinde en çok çalışılan, en çok araştırma ve inceleme yapılan ve yine hakkında en çok eser yazılan savaşlarından birisidir. Çanakkale Savaşı ile ilgili birçok konu ve ayrıntı, geniş kitleler tarafından artık bilinir vaziyettedir. Ancak, buna rağmen böyle bir savaşın bile, az bilinenleri ve hatta bilinmeyenleri hala mevcuttur. Bu yazı; bilinenleri yeniden satırlara taşımaktan ziyade, az bilinenleri veya bilinmeyenleri bilinir hale getirmek, bu konudaki çalışmalara küçücük de olsa bir katkı sağlamak ve daha ziyade Türk milletini biraz daha aydınlatmak suretiyle ufkunu açmak maksadıyla kaleme alınmıştır.

 

Adına Çanakkale denilen bu mahşerde; karşımıza çıkanlar sadece İngiliz, Fransız ve Avustralyalılardan ibaret değildi. Mehmet Akif’in dediği gibi “Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...” maalesef hepsi buradaydılar. Hatta Yahudi’si ve Yunanlısı bile…

 

Hadi, şimdi bir zaman yolculuğuna çıkalım ve rotamızı kan ve barut kokan Gelibolu topraklarına çevirelim. Top gürlemeleri, kurşun vızıltıları, hurra naraları ve tekbir nidaları arasında Çanakkale’nin bilinmeyenlerini hep beraber keşfedelim. Keşfimize ise, Çanakkale Cephesi’ndeki “Yahudi Katırcı Bölüğü’nden başlayalım.

 

M.Ö. 993 yılında, Hazreti Davut tarafından fethedilerek, İsrail Krallığının başkenti yapılan Kudüs; bazı kesintilere uğrasa da M.S. 70 yılına kadar Yahudilerin elinde kaldı. İsa’dan sonra 70 yılında İmparator Titus komutasındaki Roma ordusu Kudüs’e girdi ve Yahudi ordusunu yok etti. Yahudileri de şehirden çıkardı. O tarihten, 23 Mart 1915 tarihine kadar geçen tam 1845 yıl boyunca, bir daha Yahudi ordusundan ve Yahudi askerinden söz edilmedi.

 

         Theodore Herzl

  Yahudi Bölüğünün Arması

         Sultan Abdülhamit

1896 yılında yazmış olduğu, "Yahudi Devleti” adlı eseri ile ünlenen Dünya Siyonist Örgütü’nün kurucusu Theodore Herzl tarafından;  Yahudiler'in Filistin'e, yani vaat edilmiş topraklara dönebilmeleri için bir çalışma başlatıldı. Herzl; çok cazip teklifler sunarak Sultan Abdülhamit’ten Filistin'deki topraklardan bir kısmını satın almaya çalıştı. Fakat Abdülhamit’in cevabı “Ben, bir karış bile olsa toprak satamam. Zira bu toprak bana ait değil, milletime aittir. Milletim bu toprakları kanlarını dökerek kazanmıştır. Bu toprak bizden sökülüp alınmadan evvel, biz onu tekrar kanlarımızla sularız.” olmuştu. Fakat Herzl ve onun gibiler çabalarından asla vazgeçmediler. Herzl önce İtalya kralına gitti ve "yıkılmakta olan Osmanlı'nın toprağı Filistin'inin Yahudilere verilmesi için çalışırsa, İtalyanların Trablus'u almalarına maddi açıdan yardımcı olabileceklerini" söyledi. Ama aldığı yanıt yine olumsuz oldu. Bu arada Yahudiler Filistin ve çevresinde gizliden gizliye arazi ve taşınmaz mal satın almaya başladılar. Bölgede sayıları 80.000’e ulaşan Yahudiler; o dönemde Mısır’ı işgal altında tutan İngilizlere casusluk yapmaya, yardım etmeye ve silahlanmaya başladılar. Osmanlı Devleti bu faaliyetleri deşifre edip engellemeye ve cezalandırmaya kalkınca da İngilizler, bu Yahudiler için Mısır'da kamplar oluşturdular. Kamplardaki Yahudi sayısı 12.000’lere kadar ulaştı. İngilizler tarafından; İşte bu kamplardaki gönüllülerden, Türk cephelerinde kullanılmak üzere bir katır ulaştırma birliği teşkil edildi. 23 Mart 1915’te faaliyete geçen birliğin adı "Asuri Yahudi Mülteci Katır Birliği" idi. 737 adam, 5 İngiliz ve 8 Yahudi subay ile 20 at ve 750 yük katırından oluşturulan bu birlik; 1915’te Süveyş Kanalı’ndaki savaşta Türker’den ele geçirilen tüfeklerle silahlandırılmıştı.

 

Bu birlik M.S. 70 yılından beri Yahudilerden oluşturulmuş ilk “diaspora” birliğiydi. 17 Nisan 1915 günü, iki İngiliz gemisiyle Mısır’dan Çanakkale Cephesi’ne sevk edilen Yahudi Katır Bölüğü, Türklerle savaşmak üzere 25 Nisan 1915 günü Gelibolu’ya çıkmıştır. Bu birlik, Gelibolu’ya ayak basan ilk Yahudi askeri birliğidir. Hepsinin yakasında sarı renkli Davut Yıldızı motifli birlik arması vardı. Seddülbahir ve Arıburnu bölgelerinde görev alan birlik; savaşta 15 üyesini kaybetmiş, 25 üyesi de yaralanmıştır. Katır kaybı ise 47’dir. Daha sonra bu birlik, alay seviyesinde ve muharip olarak teşkilatlandırılarak “Yahudi Lejyonu” adı altında ve General Elınbiy komutasında Filistin Harekâtına katılmıştır.

 

  Yahudi Katırcı Bölüğü Görevi Başında

 

  Zion Mule Corps (Siyon Katır Birliği) Askerleri / Gelibolu – 1915

 

The New York Times’in

Yahudi Katır Birliği ile ilgili yaptığı bir haber

Yahudi Katır Birliği mensuplarından birinin  Gelibolu'daki İngiliz mezarlığındaki mezarı...

   [1]

 

 

 

Daha sonra İngiltere, Yahudilere yaptıkları hizmetin karşılığı olarak, 2 Kasım 1917 tarihli ünlü Balfour Deklarasyonu’yla Filistin topraklarında ilk yerleşim hakkını tanıdı. Bu olay, kutsal topraklarda yüzlerce yıl sürecek olan kan ve gözyaşı dolu sorunlar yumağının başlangıcını oluşturdu. İşte bu birlik, bugünkü İsrail ordusunun kurulmasının ilk adımını oluşturmuştur. Bu askeri birlik; yaklaşık 2000 yıldan bu yana Yahudi tarihinin “bir savaşa katılan ilk askeri birliği” olmuştur. Ayrıca Hıristiyanlık çağında Hıristiyanlarla birlikte aynı cephede müttefik olarak savaşan ilk birliktir.[2]

 

Çanakkale’nin bilinmeyenlerinde ikinci perdeyi araladığımızda ise Yunanlılarla karşılaşmaktayız. Yaygın kanaat olarak, Türklerin Çanakkale Cephesi’nde Yunanlılarla savaşmadığı sanılmaktadır. Ancak gerçekler hiç de sanıldığı gibi değildir. Türk’e düşmanlık yapılacak her yerde kendine mutlaka bir rol bulan Yunanistan maalesef Çanakkale Cephesi’nde de vardı ve karşımızdaydı. İngilizlerin planına göre, “6 Ağustos 1915 günü zincirleme darbeler halinde başlayacaktı. İlk taarruz Seddülbahir'deydi, saat 14.30da. Bundan birkaç saat sonra Arıburnu'nda taarruza geçilecekti. Bunu gece Sazlıdere-Ağıldere arazi şeridinden Conkbayırı-Koca-çimen Tepesine yapılacak yürüyüş ve taarruz izleyecekti. Az sonra iki tümen Suvla'ya, gece yarısı da bir küçük bir Yunan gönüllü birliği Saros kıyısına çıkacaktı. Olaylar güneyden kuzeye doğru zincirleme patlak verecekti. General Hamilton ve kurmayları, bu düzenle Türk ordusunu şaşırtmayı, kararsız bırakarak bir hamlede hedefe ulaşmayı ümit ediyorlardı.”[3] “Bunun için Yunan Teğmen Griparis komutasındaki 300 Rum ve Yunandan oluşan bir müfreze hazırlanmış, güzel giydirilmiş, iyi silahlandırılmıştı. Müfrezeyi iki savaş gemisi koruyacaktı. Savaş gemileri müfrezeyi ay doğmadan çıkılacak yere getirdi. Karaçalı denilen yerdi burası. Müfrezenin görevi Saros körfezinin güneyinde bulunan tümenlerin dikkatini çekmek, oyalamak, uğraştırmaktı. Bunu sağlamak için çıktığı yerde hiç olmazsa bir gün direnmesi, gürültü çıkarması gerekiyordu.”[4] Yunan birliği o gece karaya çıktı, ama harekât istedikleri gibi başarıya ulaşamadı. Yunanlıları karşılayan Türk süvari birlikleri Yunan birliğini Türk topraklarına çıktığına pişman ettiler. Çok zor durumda kalan Yunanlılar kaçabilmek için yanlarında getirdikleri gazla bölgedeki ormanı tutuşturdular. “Yaz sıcağında ağaçlar çıra gibiydi. Yangın çabuk yayıldı. Müfreze araya giren yangından yararlanıp kıyıya çekilmeye başladı. Bir yandan da gemilerden yardım istiyorlardı. Süvariler gözlerini korkutmuştu. Durumu izleyen İngiliz gemileri topları ateşleyerek, motorlar makineli tüfekleri çalıştırarak müfrezeyi kurtarıp kaçırdılar. Kundakçı müfreze, 28 ölü vermiş, geride 3 esir bırakmıştı.”[5] “Ayrıca 1915 yılı Ağustos başında İngiliz birlikleri tarafından Gelibolu Yarımadası’nda yeni ve büyük bir saldırı başlatılırken 3000 (?) (300 kişi olmalıdır) Yunanlı da gönüllü olarak savaşa katılmıştır. Yunan gönüllüler Türkleri şaşırtmak amacıyla savaş bölgeleri dışında kalan Saroz Körfezi’nde Enez kıyılarına çıkarılmıştır. Selanik’te yayınlanan Ellas Gazetesi’nin 7 Ağustos 2015 tarihindeki nüshasında şu haber yer almıştır. ‘Ağustos 1915’te Gelibolu Cehenneminde ateşe sürülen 3000 gönüllü Yunanlı savaşçıdan yalnız 90 tanesi ağır yaralı olarak hayatta kalabilmiştir. Bu Yunan trajedisi, Yunanistan’da İngiltere ve Fransa karşıtı büyük gösterilere sebep olmuştur.”[6] (Tabi bu 3000 rakamına ihtiyatla yaklaşılmalıdır.) Yunanlıların yaptığı düşmanlık bununla da sınırlı değildi. “Yunan Taburundan ayrı olarak Ege adalarında çeteler de oluşturmuşlardı. Fransız taarruzunun başladığı gün 300 kişiden oluşan bir çete de ilk deneme olarak, karışıklık yaratması, zarar vermesi için Güllük yakınında kıyıya çıkarılmıştı. Çete çevre hakkında çok şey biliyordu. Bilmediği, kıyıların sıkı gözlendiği ve jandarmanın böyle bir baskın olasılığına hazır olduğuydu. Durumu gözcüden öğrenen Milas jandarması gerekli düzeni aldı. İki gün sonra sonuç İstanbul'a bildirildi: ‘Milas tarafına düşman 300 Rum şakisi çıkarmış ise de tepelenmişlerdir.’ Bu ilk çetenin sonunu öğrenen çeteler, savaş bitene kadar bir daha Ege kıyılarına çıkmayı göze alamadılar. Yağma ve kıyım için Türkün düşkün gününü bekleyeceklerdi.”[7]

 

Bu bilgilerin dışında, Yunanlıların Çanakkale Cephesinde bulunduğunu ispatlayan başka belge ve deliller de bulunmaktadır. Çanakkale’de ele geçirilen esirlerden Henri Bourneri tarafından; “Marsilya’dan yola çıktıkları gemide 47’nci Topçu Alayı ile bir de Yunan Taburu’nun bulunduğu, bu tabura Yunan Lejyonu denildiği ve Çanakkale’de 1’inci Tümenin emrinde savaştıkları”[8] ifade edilmiştir. Yine Başçavuş P. Ottavy ifadesinde; “2’nci Tümen’e bağlı 4’üncü Sömürge Alayı’nda çıkarılan bütün gürültü patırtının, gönüllülerin yaptıkları tehlikeli işlerden kaynaklandığını, yabancılar lejyonunda düzeni bozan Yunan birliklerinin bulunduğunu, bütün komutanların ve müfreze komutanlarının Yunanlı olduğu ve bunların Fransız subayların komutası altında olduklarını”[9] kayda geçirmiştir.

 

Bir de az bilinen Gelibolu’da Ruslar konusu vardır. Bu konu aslında Çanakkale Savaşı ile dolaylı yönden ilgili bir konudur, ama ele alınmaya ve incelenmeye değer ilginç bir konudur. Bilindiği üzere, yapılan bütün saldırılara rağmen, Çanakkale Boğazı ve Gelibolu Yarımadası, itilaf devletleri tarafından bir türlü ele geçirilememiştir. Bu nedenle, İngiltere tarafından Rusya’ya hayat öpücüğü gibi gelecek olan askeri yardım ulaştırılamamış ve Çarlık Rusya’sı yıkılmıştır. Yani, Çanakkale’deki Türk zaferi Çarlık Rusya’sının yıkılmasına neden olan en önemli sebeptir. Çarlık Rusya’sının yıkılmasının ardından, Rusya’da kurulan yeni yönetim, Kurtuluş Savaşı’mızda bizimle işbirliği yapmış ve önemli oranda silah ve mühimmat desteği sağlamıştır. Başka bir deyişle Çanakkale’nin geçilememiş olması Türk bağımsızlığının önünü de açmıştır.

 

General Wrangel

Gelibolu’nun geçilememiş olması birkaç yıl sonrası için yine Gelibolu ile ilgili ilginç gelişmelere de yol açmıştır. Rusya’da Kızıl Ordu’yu oluşturan Bolşevikler, 7 Kasım 1917’de hâkimiyeti ele geçirdiler. Bunun üzerine Çar’a bağlı Beyaz Ordu yönetimi tekrar ele geçirebilmek için harekete geçti. Fakat Yenilgiye uğrayan Beyaz Ordu Kırım Yarımadası’na çekilmek zorunda kaldı. Kırım’daki Kolordunun komutasını 1920 yılında General Wrangel aldı. Fakat Lojistik yetersizlikler ve başarısızlık nedeniyle burada da tutunamadı. Bunun üzerine General Wrangel komutasındaki Kolordu; Fransızlar tarafından, 138 gemi ile alınarak o tarihte işgal altında olan bu topraklara getirilip yerleştirilmiştir. 25.868’i asker olmak üzere, bazı kayıtlara göre, aileleriyle birlikte sayılarının, 150.000’i geçtiği belirtilen Rus Kolordusu, 1920-1923 yılları arasında 3 yıl boyunca[10] Gelibolu’da kalmıştır.

 

 

Rus Kolordusu Gelibolu’da bir merasimde[11]

Rus Kolordusuna ait Gelibolu Ordugâhı

Müttefikler, bu Kolorduyu kendi amaçları doğrultusunda Boğazlar bölgesinde kullanmak istiyorlardı. Beyaz Rusların amacı ise, Rusya’nın en büyük hayali olan Boğazların kontrolünü ele geçirmek suretiyle sıcak denizlere inmekti.

 

Rus Kolordusu Kızılordu ile savaşarak Kırım’a çekilinceye kadar büyük zayiatlar vermişti. Bu nedenle General Wrangel’in, eksilen kadrolarını tamamlamak maksadıyla Kırım Türklerinden önemli miktarda asker aldığını ve bu askerleri de Gelibolu’ya getirdiklerini biliyoruz. Ruslarla birlikte Gelibolu’ya gelen Kırım Türkleri, Gelibolu’dayken Rusların çok işine yaramıştır. Halkla olan her türlü iyi ilişkiyi bu askerler sayesinde kurmuşlardır. Hatta bu askerlerin bir kısmı Kolordudan firar ederek Anadolu’ya geçmişler ve milli mücadeleye katılmışlardır.

 

Rus askerleri Gelibolu’da inşa ettikleri

Dekovil hattının başındalar

Rus askerleri dekovil hattının başında

Bu dönemde Gelibolu Belediyesi ile Rus Kolordusu işbirliğinde Gelibolu’da birçok bayındırlık işleri de yapılmıştır. Şehir su şebekesinin yenilenmesi, 50 adet su kuyusu açılması, şehir içi hafif demiryolu sistemi (Dekovil) inşası ve yıkık bazı binaların onarımlarının yapılması bu işler kapsamındadır. Yine bu dönemde Gelibolu’da Rusların parası geçmediği için ve ayrıca bir maddi gelirleri de olmadığından, maddi ve manevi yönden çok zor durumlara düşmüşlerdir.

 

Gelibolu maceralarının sonlarına doğru Fransızların yiyecek ve erzak yardımını da kesmeleri sonucu, Beylik silahlarını ve askeri malzemelerini satarak çarşı pazardan alışveriş yaptıkları ve hatta ormandan odun keserek bunları pazarda satıp para kazandıkları, yiyecek içecek aldıkları bilinmektedir. Hatta Gelibolu’da kaplumbağaların çok az olmasının sebebi,  halk tarafından Ruslardan bilinmektedir. Çünkü Fransızlar gıda yardımını kesince aç kalan Ruslar kaplumbağaları pişirip yemişlerdir.

 

Ancak, Ankara Hükümeti, Milli Mücadele’de başarılı olup, üstelik bir de Kızıl Ordu ile iyi ilişkiler içine girince, Gelibolu’daki Rus Kolordusunun varlığı, Müttefikler için tehdit olmaya başladı. Müttefikler, Rus Kolordusu’nu silahsızlandırarak personelini Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan ve Tunus gibi ülkelere gönderdiler. Daha sonra da kendileri ülkemizi terk etmek zorunda kaldılar.

 

Gelibolu’daki Rus Kolordusu’nda üstsubay olarak görev yapmış olan Nikolay Rayevski o dönemki anılarını toplayıp bir kitap haline getirmiş ve «Gelibolu Günlüğü» adıyla yayınlamıştır. Bu kitap Türkçeye de çevrilmiştir.

 

 

               Rayevski’nin Kitabı                                                   Mezarlığı ve Anıtı’nın dünü ve bugünü

      

      

 

Gelibolu’daki Rus Kolordusu’ndan geriye günümüze kadar ulaşabilen bir de hatıra kalmıştır. Bu hatıra, Rus Kolordusu Gelibolu’dayken çeşitli nedenlerle hayatlarını kaybederek bu topraklara gömülen 250 civarı Rus subay ve askerlerinin gömüldüğü yerde anılarına inşa edilmiş olan bir anıt mezardır. Rus Kolordusu’nun geçici olarak Gelibolu’da konuşlanması, Rusya’nın sıcak denizlere inme hayalinin (biraz hazin de olsa) gerçekleşmesinde bir ilki oluşturmuştur.[12]

Rus Kolordusu Gelibolu’yu boşaltırken

 

 

Bilindiği üzere Osmanlı gizli istihbarat teşkilatının adı Teşkilat-ı Mahsusa idi. Kurucuları ise Enver Paşa, Süleyman Askeri Bey ve Eşref Kuşçubaşı gibi devlet görevlileri idi. Kuruluşundan itibaren Mustafa Kemal, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Bey (Killigil), Ali Fethi Okyar, Mümtaz Bey, Rauf Bey, Nuri Conker, Dr. Bahaeddin Şakir, Fuat Bulca ve Ömer Fevzi gibi kişilerin bu teşkilatın ajanı/görevlisi oldukları bilinmektedir.[13]  Nitekim Teşkilat tarafından Trablusgarp savunması için Libya’ya gönderilen görevlilerden Enver Bey şeyh, Mustafa Kemal halı tüccarı ve yine Süleyman Askeri Bey din adamı kılığındaydı. Kuşçubaşı Eşref ise Arabistan çöllerinde Şeyh-it Tüyur (Uçan Şeyh) lakabıyla ün yapmış bir şeyh kılığındaydı.

 

Yine bilindiği üzere Çanakkale Savaşı’nın kara muharebeleri bölümüne damgasını vuran ve Mustafa Kemal’in yıldızını parlatan olayların en önemlisi, yarbay rütbesindeki Mustafa Kemal’in kendi inisiyatifini kullanarak, ihtiyatta bulunduğu halde, kendi birliklerini düşmanın çıkarma yaptığı Conkbayırı/Kocaçimentepe bölgesine sevk etmesi ve düşmanı karşılaması olayıdır ki, Mustafa Kemal bu emrini verdiğinde asıl çıkarma bölgesinin neresi olduğu henüz bilinmiyordu. Eğer Mustafa Kemal bu kararında yanılsaydı veya başarısız olsaydı, muhtemelen idam edilecekti ve bugün bir Atatürk’ten değil, belki de hain bir Osmanlı subayından bahsediyor olacaktık. Oysa Mustafa Kemal bu inisiyatifi üzerine alırken; engin askeri bilgisi, üstün bir muhakeme yeteneği ve isabetli sezgilerinin yanı sıra, muhtemelen kendisine ulaştırılan önemli bir bilgiye de güveniyordu. Sebebini kesin bilmiyoruz, ama Mustafa Kemal aslında tam olarak ne yaptığını biliyordu. Çünkü “Selanik bölgesinden gelen bir Teşkilat-ı Mahsusa elemanı İngiliz ve Fransızların Kumkale ve Seddülbahir’e yapacakları çıkarma hareketlerini teferruatına kadar öğrenmiş, karargâh merkezine bildirmişti.”[14]   Belki de onun için Mustafa Kemal; 57. Alayın Subaylarına hitaben rahatlıkla “Düşman karaya çıkmıştır. 9. Tümen Seddülbahir ve civarında çarpışmaktadır. Gecikmek, büyük bir felaketle sonuçlanabilir. Her türlü sorumluluğu üzerime alıyorum. Ağır batarya ve süvari bölüğüyle birlikte hemen Kocaçimen Tepesi’ne doğru harekete geçmenizi emrediyorum” [15]  diyebilmiş, sonuç olarak büyük bir felaketi önlemiştir.

 

Şimdi de ilgi ve bakışlarımızı, yine bilinmeyen veya az bilinen birkaç olaya çevirelim. Bunlardan birisi de Çanakkale’de esirlerimize reva görülen insanlık dışı uygulamalardır. Kendilerini dünyaya medeni bir millet takdim eden İngilizler; bu nasıl bir medeniyetse, Çanakkale Savaşı sırasında kendilerine esir düşen 100 kadar Türk askeri ile 2 Alman askerini, esir tutuldukları barakanın üzerine benzin döküp tutuşturmak suretiyle, 08 Ağustos 1915 tarihinde diri diri yakmışlardır.[16] Bu olayın yakma değil ateşle korkutma şeklinde gerçekleştiği de savunulmaktadır. Böyle bile olsa bu rezilliğin Hitler’in yaptığı rezillikten ne farkı vardır? Belki de Hitler adam yakmayı bu medeni İngilizlerden öğrenmiştir ne dersiniz? Şimdi bu konuyu bir savaş muhabirinin anıları üzerinden aktaralım. Anzak Tümeni içerisinde bir savaş muhabiri olan Charles Edwin Woodrow Bean, günlüğünden edinilen bilgilere göre, bakın bu yakılma olayını nasıl anlatıyor: Tarih 8 Ağustos 1915 "Bugün Pazar. Bu topraklara ayak basalı 15 hafta oldu... Bugün hayatımda gördüğüm en alçakça davranışlardan birine şahit oldum. Sığınağımın hemen karşısında 100 kadar Türk ile 2 Alman esirin barındığı tutukevinin çevresine benzin döküp tutuşturuldu... Türklere çok yakın gelen dev alevler karşısında zavallı esirler tutukevinin en uç köşesine üşüştüler ama acı akıbetten kurtulamadılar... Bu görüntüyü seyredip gülüşenler arasında İngilizler de Avustralyalılar da vardı. Bu işi yapanların ağzını burnunu dağıtacak onurlu bir kişi yok muydu acaba? Aynı iş dün de yapılmıştı çünkü... Bu esirlere yapılan muamele insanın yüzünü kızartacak derecede. Oysa bildiğimiz kadarıyla Türkler esir düşen asker ve subaylarımıza olağanüstü iyi davranıyorlar..."[17] Avustralyalı gazeteci Bean'in Çanakkale Muharebeleri sırasında cephede gazetecilik yapan tek özel muhabirdir ve şahit olduğu bu olay yıllarca dünya kamuoyundan saklanmıştır. Bean'in yazdıklarından bu yakma olayının tek olay olmadığı da anlaşılıyor. Çünkü "Aynı iş dün de yapılmıştı" diyor.

 

[18] 

Oysa aynı dönemde bu İngiliz milletinden alınan esirlere, büyük Türk milleti bırakın aynı muameleyi, benzerini bile yapmamıştı. Kutülammare’de esir edilen 14.000 civarındaki yorgun İngiliz askerinin, geri bölgeye yürütülerek nakledilmesine gönlü razı olmayan Halil Kut Paşa; esirlerin gemi ile nakledilmesini düşünmüş, fakat kömür yokluğundan bunu yapamamış ve İngiliz Tahliye Ordusu Kumandanına bir mektup yazarak ihtiyaç duyulan kömürün verilmesini İngilizlerden istemişti. Cevap ilginçti: “Bu kadar necip bir düşmanla çarpışmış olmaktan müftehiriz ancak, harp halinde olduğumuzdan size kömür göndermemize maddeten imkân yoktur.” Ayrıca aynı harekâtta esir edilen İngiliz kuvvetlerinin komutanı General Townshend’e şerefli bir asker muamelesi yapılmış, teslim alınan kılıcı ve tabancası Halil Kut Paşa tarafından iade edilmişti. Hatta bütün masrafları Türk Devleti’ne ait olmak üzere kendisine Heybeliada’da bir köşk tahsis edilmiş ve İstanbul’da Beyoğlu dâhil istediği her yere gidebilme imkânı sağlanmıştı. Yani Generalin kendi deyimiyle tamamen hürdü. Yine aynı dönemde Eskişehir’deki ve diğer yerlerdeki esir kamplarında bulunan İngiliz esirlerine verilen maaş, İngilizlerin Türk esirlere verdiği maaştan daha fazlaydı.[19]  Ama maalesef tarih bunları “Medeni”, Türkleri ise “Barbar” nitelemesi ile kaydetmeye devam etmektedir. Hangisi doğrudur siz karar verin? Ne diyelim? Yalan söyleyen tarih utansın…

Her kim Çanakkale Savaşı için “Centilmenler Savaşı” nitelemesi yapıyorsa bilin ki, ya romantik bir gaflet içerisindedir ya da tarih cahilidir. Çünkü Çanakkale’deki rezillikler sadece esirlerimizin yakılmasıyla sınırlı değildir. Halıyı kaldırınca altından daha ne rezillikler çıkmaktadır. Bunlardan birisi de düşman tarafından sargı yerleri ile hastanelerimizin bombardımana tabi tutulması olayıdır. Başbakanlık Devlet Arşivleri’nde bulunan belgelere göre, bu medeni İngilizler; kullandıkları balonlar yardımıyla Maydos Kasabası’nda Kızılay bayrağı çekilmiş olan bir hastanemizi bombalamışlar ve otuz kadar yaralımızın şehit olmasına sebep olmuşlardır. Hatta İngilizler tarafından kendi birliklerine Türk hastane ve sargı merkezlerinin vurulması emrinin verildiği de bir gerçektir. Çünkü bu emir ele geçirilmiştir. Konu ile ilgili bir arşiv belgesinin dökümü şöyledir: “İngilizlerin hastane ve hastane gemilerini bombaladıklarından bu gibi devletlerarası savaş hukukuna aykırı hareketlere devam etmeleri halinde sivil ve asker İngiliz esirlerine misillemede bulunulacağı / İngilizlerin, hastane ve sargı merkezlerinin vurulmasını istedikleri yolundaki emrin bir suretinin gönderildiği. Başka bir arşiv belgesi ise Meşhur Akbaş Tekkesi Hastane Çadırları’nın vurulması ile ilgilidir. Bu belgede de “Müttefik uçaklarının, üzerinde Hilâl-i Ahmer işaretleri olan Akbas Tekkesi hastane çadırlarını bombaladığı / Müttefik denizaltıların Marmara havzasında yolcu gemilerine saldırmaktan çekinmediği için yakın yerlere çalışan küçük vapurlara da saldırmamaları konusunda ilgili devletlere tebligat yapılıp bu vapurlarla mühimmat ve asker taşınmaması gerektiğinin sorumlulara bildirildiği / Cenevre Sözleşmesi gereğince askerî hastane gemilerine asla saldırılamayacağının kararlaştırıldığı ve bu gemilerin nasıl boyanıp ne şekilde bayrak asacaklarının bildirildiği” rapor edilmektedir. Yine arşiv belgelerinden, 2 Ağustos 1915 tarihinde Müttefiklerin Ezine'deki bir hastaneyi ve başka bir tarihte Ağaderesi’ndeki bir hastaneyi daha bombaladıkları ortaya çıkmaktadır. Sadece hastane bombalamakla da kalmadılar, kendi hastane gemilerini de savaş hukukuna aykırı olarak istismar ve menfur emellerine alet etmişlerdir. Sıradaki belge de bununla ilgilidir.  “Efendimiz, dün Seddülbahir civarında düşmanın hastane gemileri marifetiyle karaya asker çıkardığı Besinci Orduca re’yü'l-ayn müsâhede edildiğini zât-ı âlîlerine is‘âr eylerim. Hastahâne gemilerini suiistimal etmekden tevakkî eylemelerini düşman kuvâ-yı askeriyesine tavassut-ı âlîleri ile ihtâr vukû‘undan sonra bu gibi hastahâne gemilerinden asker çıkarıldığı anda hastahâne gemilerinin topa tutulmasını isbu yeni hadise üzerine Ordu Kumandanı'na emir verdim. İhtirâmât-ı fâikamı takdim ederim.”[20] “Savaş boyunca İtilaf donanmasının, İngiliz ve Fransız uçaklarının yaralı taşıyan teskerecileri, hastaneleri, nakliyat gemilerini hukuken yasak kapsamında olmasına rağmen bombalamaları üzerine ‘büyük sargı yerleri’nden yaralıların geriye nakillerinin gece yapılmasına karar verilmiştir.” Yine bombardımanlar nedeniyle Gelibolu Hastanesi tahliye edilerek Şarköy’e, Lâpseki’ye ve Tekirdağ’a taşınmak zorunda kalınmıştır.[21] Şimdi soruyorum hangi centilmenlik?[22]

 

Çanakkale Cephesi’nde ilgi çeken ama bilinmeyen konulardan birisi de Çanakkale’de gaz kullanımı konusudur. İngilizler kara harekâtına başlayalı epey bir zaman olmuştu. Fakat geçen bu kadar zamana ve verilen bunca kayba rağmen ciddi bir muvaffakiyet elde edememişlerdi. Kıyılardan içerilere sızabilmek için değişik yönlerde taarruza geçmişler, ama her seferinde geri püskürtülmüşlerdi. Büyük Britanya İmparatorluğu’nun yönetim merkezi olan Lortlar Kamarasında da, günlerdir bu direnişin nasıl kırılabileceği tartışılıyordu. Yine bir gün böyle hararetli bir şekilde, Çanakkale Savaşı’nın o anki durumu ve buradan İstanbul’a geçme planları müzakere edilirken, söz dönmüş dolaşmış bu mukavemetin kırılma olayına gelmişti. Tam o sırada İngiliz Deniz Bakanı Churchill “Türklere zehirli gaz atalım” teklifinde bulundu.[23] Salona bir sessizlik çökmüştü. Çünkü yapılan bu teklif bir insanlık suçu olmasının yanında, devletler kanununda da yasaklanmıştı. Topluluk içinden birkaç kişi, bu olayın insanlık suçu olduğunu dile getirdiler. Fakat aldıkları cevap karşısında ne diyeceklerini şaşırdılar. Churchill, yaptığı teklifin uygun olduğu konusunda ısrar etti ve ekledi; “Türkler insan değildir ki!” toplantıdan kısa bir süre sonra, içi zehirli gazlarla dolu variller Çanakkale’ye doğru yola çıkarıldı[24]. Kahramanlıkları karşısında pes ettikleri Mehmetçiği, böyle bir kalleşlik içinde hunharca öldürmeyi düşünüyorlardı. Ama hesap edemedikleri bir şey vardı rüzgâr… Ne demişlerdi: “Gelibolu, Gelibolu! Rüzgârı eser deli dolu…” Atatürk’ün hatıralarından İngilizlerin Çanakkale’de küçük bir gaz denemesi yaptıklarını fakat rüzgâr yönü nedeniyle başarısız olduklarını ve vazgeçtiklerini biliyoruz.[25] Aslında “müttefik ordularının en çok çekindiği konulardan biri, Türklerin zehirli gaz kullanma olasılığıydı. Genel olarak yüksek noktaları tuttukları için ve rüzgâr da uygun estiği zaman, zehirli gaz kullanılması çok büyük can kaybına yol açabilirdi. Almanların elinde bu gazdan bulunduğu da biliniyordu. Batı Cephesi'nde, Fransa'da kullanmışlardı. Bundan dolayı özellikle İngilizler, bu cephede zehirli gaz kullanımından endişe etmişler ve askerlerine gaz maskesi dağıtıp, olası bir tehlikede neler yapılması gerektiği konusunda özel eğitim vermişlerdir. The Age adlı Avustralya gazetesi 11 Aralık 1915'te, Türk ordusunun zehirli gaz kullanması konusunda ‘gaz bombası saldırısından korkulmuyor’ başlığı altında yayınladığı yorum yazısında, cepheden gelen raporlara dayanarak konuyu şöyle değerlendirmiştir: ‘...Şu ana kadar bu cephede Türklerin savaş yöntemlerinin hakça olduğunu kabul etmek dürüstlük gereğidir. Türklerle Avustralyalılar arasındaki savaş mertçeydi ve sonuna kadar öyle olacağını umuyoruz. Bu savaştan önce Türk'ü hor görüyorduk. Artık öyle bir şey söz konusu değil. O'nu yendiğimizde ki o gün uzak değildir, hepimiz onları Almanların etkisine girmekle birlikte, ahlâksızca savaş yöntemleri kullanacak kadar Almanlaşmamış olarak hatırlamak istiyoruz.’[26] Sonunda “Anzaklar nasıl bir insanlık abidesi ile karşı karşıya olduklarını anlamışlardı. İngilizler kendilerine gaz maskesi dağıtmaya kalktığında bu maskeleri almayı reddettiler. Şöyle diyeceklerdir: “Türkler temiz ve mert insanlardır. Gaz kullanmazlar...”[27] Fakat, “Türk ordusunun kimyasal gaz kullanmama nedenlerinden biri de yüksek noktaları tutuyor olmalarıdır. Özellikle Arıburnu'nda yukarıdan aşağı doğru atılacak gaz bombası denizden esen rüzgârla yukarılara çıkabilir ve Türk askerlerini de etkileyebilirdi. Hatta Çanakkale'nin meşhur rüzgârı, zehirli gazı yarımadanın hesaplanamayan bölgelerine sürükleyebilirdi. Ayrıca Türk ordusunda gaz maskesi de bulunmuyordu. Hem Gelibolu’nun coğrafi şartları hem de Gelibolu’daki savaşın şartları kesinlikle bir kimyasal gaz saldırısına müsait değildir. Gelibolu’da hâkim rüzgâr yönü söz konusu değildir. Bunun yanında savaşta siperler arası mesafe 8 metreye kadar düşmüştür. Özellikle Arıburnu hattında birbirine geçmiş, uzun siper savaşları söz konusudur. Durum böyle iken elbette bir kimyasal gaz saldırısının yapılmadığı değerlendirilmektedir.”[28]

 

Aslında, Çanakkale hiçbir şekilde geçilmedi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Çünkü savaş sırasında Boğaz’dan geçebilen bazı İngiliz, Fransız ve Avusturalya denizaltıları İstanbul’a kadar ulaşabilmiştir. Bu denizaltılar; İstanbul-İzmit demiryolunu tahrip etmiş, sahildeki Zeytinburnu Askeri Fabrikasını topa tutmuş ve Tophane rıhtımında asker bindiren Türk gemilerine torpille saldırmışlardır.[29] Bu denizaltılardan en ünlüsü Kaptan Stoker’in AE-2 denizaltısıdır. Çünkü bu Avusturalya denizaltısı, itilaf devletlerinin savaşma azminin kırıldığı ve Churchill’in Çanakkale’den çekilme kararı almak üzere olduğu bir zamanda, Çanakkale Boğazı’nı ilk defa geçmeyi başaran denizaltıdır. Yüzbaşı Stoker’in bu başarısı, savaşın uzamasına ve fazladan binlerce insanın ölmesine neden olmuştur. Daha sonra bu denizaltı, Sultanhisar Torpido Botumuz tarafından vurulmuş ve bütün mürettebatı da esir alınmıştır.[30]

 

Yine, Çanakkale Savaşında görev alan bir onbaşı olan Koca Seyit’in insanüstü bir gayretle kaldırdığı tam 270 kiloluk top mermisi ve savaşın değişen kaderi bilinir. Ama attığı tek bir mermi ile bir düşman denizaltısını esir alan başka bir onbaşımız pek bilinmez. Bu onbaşımızın adı Müstecip’tir. Gelibolu, Dünya harp tarihinde atılan tek bir mermi ile koca bir denizaltının esir alındığı tek yerdir. Çanakkale Savaşı sırasında; Çanakkale Boğazından Marmara Denizine girmeyi başarmış olan bir Fransız denizaltısı, Marmara’dan geriye dönerken sahildeki bir topçu bataryamız tarafından görülmüş ve bataryada görevli Onb. Müstecip tarafından atılan tek bir mermi ile periskobundan vurularak teslim alınmış ve adı Müstecip olarak değiştirilmek suretiyle Türk donanmasına katılmıştır.[31] Bu denizaltının adı ise çok manidar bir şekilde Turquois (Türkuaz)’tir.

Diğer yandan, Çanakkale’yi değerlendirilirken; Çanakkale Boğazı’nın stratejik önemini ve hassasiyetini kavrayarak, Çanakkale ve çevresinde olabilecek olayları kırk yıl öncesinden görerek Çanakkale’deki tabyaları elden geçiren, güçlendiren ve bazı yeni tabyalar inşa ettirmek suretiyle belki de savaşın kaderini değiştiren Sultan Abdülmecit ve Sultan Abdülhamit’in de hakkını vermek gerekmektedir. Bu konu da Çanakkale Savaşı konusu içinde pek bilinmeyen ve değerlendirilmeyen bir konudur. Ayrıca, Çanakkale ve Gelibolu Yarımada’sı birçok ilkin gerçekleştiği enteresan bir coğrafyadır.[32] İngiliz ve Fransız donanmaları Çanakkale Savaşına kadar olan 200 yıl boyunca hiç yenilmemiştir. Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi donanması olarak bilinen ilk yenilmez armada, 18 Mart 1915'te burada yenilmiştir. İlk uçak gemisi (Ark Royal), ve ilk balon gemileri Çanakkale Savaşı'nda kullanılmıştır.[33] Çağdaş savaş gücü ile uygulanan ilk amfibi harekât Çanakkale Savaşı sırasında Gelibolu Yarımadasında gerçekleştirilmiştir.[34]

Şimdi de son birkaç az bilineni hatırlatarak, şimdilik kaydıyla yazımıza son verelim. Centilmenler Savaşı denilen bu savaşta aslında centilmence olmayan o kadar çok uygulama vardır ki, insan kendi kendine sormadan edemez hangi centilmenlik? Bunlardan biri de sadece Türklere karşı kullanılmış “Türk Kurşunları”dır. Bu kurşunlar, özellikle çekirdek uçları törpülenerek veya kesilerek kütleştirilmiş kurşunlardır. Bu kurşun insan vücuduna girdiği zaman, ucu küt olduğu için adeta bir çiçek gibi açılmakta ve tedavisi mümkün olmayan birçok parçalı kırıklara ve vücutta çok ağır hasarlara neden olmaktadır. Bu konu daha fazla araştırılmaya değer bir konudur. Bir de cepheye yapılan alkollü içki ikmali vardır. Gelibolu sahillerine ikmal kanallarından getirilen birçok harp malzemesi, silah ve mühimmatın yanı sıra alkollü içeceklerin de düzenli olarak ikmal edildiği görülmektedir. Çünkü çeşitli fotoğraflarda sahile indirilen cephane sandıklarının hemen yanında fıçılar dolusu şarap ve diğer içki sandıklarına da rastlamaktayız. Bunun yanında içki istihkaklarının dağıtımı sırasında çekilen fotoğraflar da vardır.

 

 

Bakın Çanakkale’de batırılan Triumph Zırhlısında görevli deniz eri W.G. Northcott, Triumph’un vuruluş anını anlatırken nelerden bahsediyor: “... Öğle üzeri rom tayınımı almak üzere aşağı inmiştim, içkimi tam içmiştim ki, birden yukarıda bir kıyamet koptu, topların ateşe başladıklarını duydum ve yerime koştum... Yukarı çıkınca bizimkilerden birinin tüfeğiyle yaklaşan bir torpile nişan aldığını gördüm. Ne yazık ki ıskaladı, ama torpilin yolunu değiştirebilmek için atışa devam etti. Fakat talihimiz yoktu ve torpil gelip bize çarptı...”[35] Yine, 21 Haziran 2015 sabahı üç Fransız alayına çorbayla birlikte içki verildiği ve askerlerin mataralarını içkiyle doldurmalarından sonra taarruza başladıkları bilinmektedir.[36] “Düşmanın çekilirken geride bıraktıkları, Türk askerleri için şaşırtıcıydı. Şarap fıçıları ve kaburgalı domuz pastırması ile et suyu pastelleri bir hayli konuşuldu.”[37] Binlerce şişe içki de Türklerin eline geçmesin diye diğer yiyecek malzemeleriyle birlikte denize dökülmüştü.

 

            Bir de manası az bilinen ya da yanlış anlaşılan bir konu vardır. Atatürk’ün Çanakkale’de hayatını kaybeden itilaf devletleri askerleri için söylediği “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat, rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır” sözleri son derece insancıl, barışçıl, Türk kültürüne ve İslam anlayışına uygun sözlerdir. Ancak bu sözler, maalesef ki halkımız tarafından gerçek manada anlaşılamamış ve çoğunlukla yanlış yorumlanmıştır. Bu sözler Çanakkale Savaşı’nın centilmenler savaşı olduğu savının desteklenmesi için delil olarak kullanılmıştır. Şu bir gerçektir ki; bizim yurdumuza, canımıza, malımıza ve namusumuza göz diken hiçbir düşman askeri, asla bizim evladımız olamaz ve olmamalıdır. Zaten Atatürk, kurduğu cümlelerinde kelimeleri son derece titizlikle seçmiş ve mesajını çok büyük bir ustalıkla vermiştir. Buradaki şu vurgu çok önemlidir. “Onlar, bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.” Yani yaşarlarken ve bizimle savaşırlarken asla bizim evlatlarımız falan değildirler. Peki, neyimizdirler? Sadece yenmemiz ve yurdumuzdan atmamız gereken düşmanlarımızdırlar.  

 

            Yine manası tam anlaşılamamış bir konuyu ele alarak yazımıza son noktayı koyalım. Yıllardır dilimize dolanan ve neredeyse hepimiz tarafından bilinen güzel bir Tokat türküsü vardır. Türkünün adı “Hey 15’li Türküsü”dür. Bu Tokat türküsünü maalesef milletimizin büyük çoğunluğu oyun havası olarak bilmekte ve hatta bu türkü eşliğinde oynayıp göbek dahi atmaktadır. Oysa bu yürek yakan türkü; Rumi takvime göre, 1315 doğumlu olan ve Çanakkale Cephesi’ne gidip bir daha geri hiç dönemeyen 15’lilerin, hazin hikâyesini anlatan hüzünlü bir türküdür. Hazin bir hikâyeyi, derin bir hüznü ve büyük bir yürek yangınını anlatan bu türkü eşliğinde, neşe içinde göbek atmak ne kadar doğrudur, yapılan iş olayı bilmemek ve manasını anlamamak değil ise nedir?

 

Sonuç olarak, Türk ve Dünya tarihinin en kanlı muharebelerine sahne olan Çanakkale Savaşı bu topraklarda yapılmış ve Müslüman Türk milleti Gelibolu’nun bağrına “Çanakkale Geçilmez!” gerçeğini kanıyla ve canıyla yazdırmıştır. Bu olay tarihte bir ilktir ve başkaca geçilmez bir kale de yoktur. Bu eşsiz Türk destanı ile ilgili bilinmeyenleri bilinir yapmak ta her Türk evladının görevidir.

 

                                  

            YARARLANILAN KAYNAKLAR:

 

1.      Gnkur. Harp Tarihi Bşk.lığı, “Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, V. Cilt, “Çanakkale Cephesi”, 3. Kitap.

 

2.      “Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri I”  T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayını, Yayın Numarası: 71,   Ankara,  2005

 

3.      Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, “Çanakkale Muharebeleri’nin Esirleri - İfadeler ve Mektuplar - Cilt: I”, Gnkur. Basımevi, Ankara, 2009

 

4.      İbrahim Artuç, Çanakkale Savaşı, Kastaş Yayınevi, 2. baskı İstanbul, 2004

 

5.      Turgut Özakman, “Diriliş Çanakkale 1915”, Bilgi Yayınevi, 32. Baskı

 

6.      “GELİBOLU DEĞERLERİ SEMPOZYUMU 27-28 AĞUSTOS 2008”, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Yayınları No: 80, Boğaz Matbaası, Çanakkale, 2008

 

7.      Mehmet İrdesel, “Gelibolu ve Yöresi Tarihi”, Geltur Ajans Turistik Yayınları, 2. Baskı, Gelibolu, 1998

 

8.      Şükrü Altın, “Teşkilat-ı Mahsusa”, İlgi Kültür Sanat Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2014

 

9.      Remzi Çavuş, Tarihte İlginç Gerçekler, Yitik Hazine Yayınları, 14. Baskı, İzmir, 2013

 

10.   Ergun Hiçyılmaz, Esir Kampları, Bilge Karınca Yayınları, 3. Baskı, İstanbul

 

11.   Recep Şükrü Apuhan, “Çanakkale Geçilmez”, Timaş Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2009

 

12.   Fred&Elizabeth Brenchley, “Stoker’in Denizaltısı” Ayhan Matbaası, 1. Baskı, Mart 2003, İstanbul.

 

13.   Ramazan Hûb’ün “Tarihte Yaşanmış Sırlı Olaylar” Kırkkandil Yayınevi, İstanbul, 2009

 

14.   Yrd. Doç. Dr. Ahmet ESENKAYA, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllı 10-11’nci Sayısı.

 

15.   Gelibolu İlçe merkezinde bulunan “Gelibolu Savaş Müzesi”

 

16.   Bilim ve Teknik Dergisi, Nisan 2013 Sayısı.

 

17.   Aksiyon Dergisi, http://www.aksiyon.com.tr/kapak/turkleri-diri-diri-yaktik_504216

 

18.   Yetkin İşcen, “Zion Katır Bölüğü”, Mayıs 2004 tarihli makale.

 

19.   http://www.odatv.com/n.php?n=canakkale-ve-geliboluda-siyonistler-2003111200

 

20.   http://www.gallipoli-1915.org/yahudi.katir.birligi.htm

 

21.   http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/521291-siyonist-katir-bolugu

 

22.   http://www.geliboluyuanlamak.com/289_Canakkale-Cephesi-ve-Yunanlilar-(Ismail-Bilgin).html

 

23.   Rus Tv. Kanalı POCCᴎᴙ 1 kanalında yayınlanan “Gelibolu’da Ruslar Belgeseli”

 

24.   http://www.ahmetakyol.net/canakkale-ve-ruslar/

 

25.   http://www.fikirdebirlik.org/yazdir.asp?yazi=200802006

 

26.   http://www.gallipoli-1915.org/tibbiye.sehit.htm internet sitesinde yayınlanan, Dr. Fatma Özlen’e ait “Çanakkale’de Tıbbiyeli Şehitler” adlı makale.

 

27.   http://tv.haberturk.com/programlar/video/oteki-gundem-7-ocak-2013-canakkale-savasinin-bilinmeyenleri-35/81979 ( Araştırmacı Basri Emin Sütlü’nün açıklamaları, Habertürk Tv,  “Öteki Gündem” Programı, Tarih:7 Ocak 2013, Konu: “Çanakkale Savaşının Bilinmeyenleri”)

 

28.   https://trakya.academia.edu/akdagahmet internet sitesi’nde yayınlanan ve Ahmet Akdağ tarafından kaleme alınan “Birinci Dünya Savaşı’nda KBRN Silahlarının Kullanımı” başlıklı makale.

 

29.   https://www.academia.edu/11555657/GEL%C4%B0BOLU_VE_%C4%B0LKLER (Hasip Sarıgöz’e ait “Gelibolu ve İlkler” adlı makale.

 

30.   http://www.havaciyiz.com/BirinciDunyaSavasi4.htm

 

31.     http://tr.wikipedia.org/wiki/U%C3%A7ak_gemisi

 



[1] http://www.odatv.com/n.php?n=canakkale-ve-geliboluda-siyonistler-2003111200

[2] Yetkin İşcen, “Zion Katır Bölüğü”, Mayıs 2004 tarihli makale.

    Daha geniş bilgi için bkz.: http://www.gallipoli-1915.org/yahudi.katir.birligi.htm (Erişim 07.02.2015)

   Tarihçi Murat Bardakçı’nın 07 Haziran 2010 tarihinde Haber Türk Gazetesinde yayınlanan “Siyonist Katır Bölüğü” başlıklı yazısı.

   Bkz.: http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/521291-siyonist-katir-bolugu (Erişim 07.02.2015)

  

[3] Turgut Özakman, “Diriliş Çanakkale 1915”, Bilgi Yayınevi, 32. Baskı, s. 239

[4] Turgut Özakman, a.g.e., s. 244

[5] Turgut Özakman, a.g.e., s. 245

[7] Turgut Özakman, a.g.e., s. 221

[8] Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, “Çanakkale  Muharebeleri’nin Esirleri

- İfadeler ve Mektuplar - Cilt: I”, Gnkur Basımevi, Ankara, 2009, s. 122

[9] Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, “Çanakkale  Muharebeleri’nin Esirleri

- İfadeler ve Mektuplar - Cilt: I”, Gnkur Basımevi, Ankara, 2009, s. 71

[10] Mehmet İrdesel, Gelibolu ve Yöresi Tarihi, kitabına göre 22 Kasım 1920’de Gelibolu’ya ayak basan Rusların  büyük bir bölümü 14 Aralık 1921 tarihine kadar Gelibolu’dan gönderilmişlerdir.(s. 132, 136)  Ancak, 6 Mayıs 1923’de son kafile Sırbistan’a gönderilene kadar Gelibolu’daki Rus varlığı sürmüştür. (GELİBOLU DEĞERLERİ SEMPOZYUMU 27-28 AĞUSTOS 2008, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Yayınları No: 80, Boğaz Matbaası, Çanakkale, 2008, s. 283)

[11] Fotoğraf, Rus Tv. Kanalı POCCᴎᴙ 1 kanalında yayınlanan “Gelibolu’da Ruslar Belgeseli”nden alınmıştır.

[12] Gelibolu’da Ruslar konusu işlenirken yararlanılan kaynaklar:

        *Mehmet İrdesel, “Gelibolu ve Yöresi Tarihi”, Geltur Ajans Turistik Yayınları, 2. Baskı, Gelibolu, 1998,            s. 129-141

        * “GELİBOLU DEĞERLERİ SEMPOZYUMU” 27-28 AĞUSTOS 2008, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Yayınları, Yayın No: 80, Boğaz Matbaası, Çanakkale, 2008, s. 36, 37, 281-284

        *Rus Tv. Kanalı POCCᴎᴙ 1 kanalında yayınlanan “Gelibolu’da Ruslar Belgeseli”  

        *http://www.ahmetakyol.net/canakkale-ve-ruslar/

        *http://www.fikirdebirlik.org/yazdir.asp?yazi=200802006

[13] Şükrü Altın, “Teşkilat-ı Mahsusa”, İlgi Kültür Sanat Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2014, s. 75, 76

[14] Şükrü Altın, a.g.e., s. 185

[15] Şükrü Altın, a.g.e., s. 186

[16] Remzi Çavuş, Tarihte İlginç Gerçekler, Yitik Hazine Yayınları, 14. Baskı, İzmir, 2013, s. 132, 133

[18] Fotoğraflar, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Resmi İnternet Sitesinden alınmıştır.  Bkz.:(http://canakkalesavaslari.comu.edu.tr/resimgalerisi/detay/30/1/esirler ) (Erişim 24.03.2015)

[19] Ergun Hiçyılmaz, Esir Kampları, Bilge Karınca Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, s. 74-77

[20] “Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri I”  T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arsivi Daire Baskanlığı Yayını, Yayın Numarası: 71,   A N K A R A,  2 0 0 5, s. 90, 108, 110, 112, 188, 190, 196, 212, Arşiv Belge Numaraları: 72, 80, 81, 105, 111, 116-19’dur.

[21] Yrd. Doç. Dr. Ahmet ESENKAYA, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllı 10-11’nci Sayısı,  s. 25 – 70

[22] Çanakkale Cephesindeki sargı yerine ait fotoğraf  http://www.gallipoli-1915.org/tibbiye.sehit.htm internet sitesinden, Dr. Fatma Özlen tarafından yazılan “Çanakkale’de Tıbbiyeli Şehitler” adlı makaleden alınmıştır.  

[23] Çanakkale’de gaz kullanım konusu özellikle İngiltere başbakanı Lyold George’un Türklere karşı gaz kullanılabileceği yönünde savunma bakanlığına vermiş olduğu talimat ile gündeme gelmiştir.

[24] Ramazan Hûb,  “Tarihte Yaşanmış Sırlı Olaylar”, Kırkkandil Yayınevi, İstanbul, 2009 s. 236, 237

[25] http://tv.haberturk.com/programlar/video/oteki-gundem-7-ocak-2013-canakkale-savasinin-bilinmeyenleri-35/81979  (Erişim 15.03.2015)  Araştırmacı Basri Emin Sütlü’nün açıklamaları, Habertürk Tv,  “Öteki Gündem” Programı, Tarih:7 Ocak 2013, Konu: “Çanakkale Savaşının Bilinmeyenleri”

[26] https://trakya.academia.edu/akdagahmet internet sitesi’nde yayınlanan ve Ahmet Akdağ tarafından kaleme alınan “Birinci Dünya Savaşı’nda KBRN Silahlarının Kullanımı” başlıklı makaleden alıntıdır.

[27] Recep Şükrü Apuhan, “Çanakkale Geçilmez”, Timaş Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2009, s. 65

[28] https://trakya.academia.edu/akdagahmet internet sitesi’nde yayınlanan ve Ahmet Akdağ tarafından kaleme alınan “Birinci Dünya Savaşı’nda KBRN Silahlarının Kullanımı” başlıklı makaleden alıntıdır.

[29] İbrahim Artuç, Çanakkale Savaşı, Kastaş Yayınevi, 2. baskı İstanbul, 2004, s. 229, 230, 309

[30] Ayrıntılı bilgi için bkz.: Fred&Elizabeth Brenchley, “Stoker’in Denizaltısı” Ayhan Matbaası, 1. Baskı, Mart 2003, İstanbul. (Türkçeye çeviren: Pervin Yanıkkaya)

[31] İbrahim Artuç, a.g.e., s.310

[32]“Gelibolu ve Türk Tarihindeki İlkler” konusunda daha geniş bilgi için, Hasip Sarıgöz tarafından hazırlanmış olan makaleye Bkz.: https://www.academia.edu/11555657/GEL%C4%B0BOLU_VE_%C4%B0LKLER

[33] *Bilim ve Teknik Dergisi, Nisan 2013 Sayısı, Emine Sonnur Özcan, “Çanakkale Savaşında Kullanılan Havacılık     Teknolojisi” s.54

   * Ark Royal Uçak Gemisi’nin fotoğrafı http://www.havaciyiz.com/BirinciDunyaSavasi4.htm internet sitesinden alınmıştır.

   * http://tr.wikipedia.org/wiki/U%C3%A7ak_gemisi

   * Necmettin Özçelik, “1’inci Dünya Harbinde Osmanlı Devleti’nin Çarpıştığı Cepheler”

[34] Necmettin Özçelik, “1’inci Dünya Harbinde Osmanlı Devleti’nin Çarpıştığı Cepheler”,      http://www.geliboluyuanlamak.com/558_1--Dunya-Harbi-nde-Osmanli-Devleti-nin-Carpistigi-Cepheler-(Necmetin-  Ozcelik).html

[35] “GELİBOLU DEĞERLERİ SEMPOZYUMU” 27-28 AĞUSTOS 2008, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Yayınları, Yayın No: 80, Boğaz Matbaası, Çanakkale, 2008, s. 290

[36] Turgut Özakman, a.g.e., s. 220

[37] Recep Şükrü Apuhan, a.g.e., s. 152

İzlenme: 636 Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

Tüm Yorumlar
  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

İSTANBUL - HAVA DURUMU

ISTANBUL

FOTO GALERİ

VİDEO GALERİ

Ziyaretçi Sayacı

Bugün:
34 hit, 11 ziyaretçi, 14 ziyaret
Bu hafta:
101 hit, 29 ziyaretçi, 37 ziyaret
Bu ay:
1355 hit, 397 ziyaretçi, 521 ziyaret
Toplam:
105516 hit, 27046 ziyaretçi, 36641 ziyaret