ASTSUBAYLAR BİRER YARIŞ ATI VEYA ŞİŞE MANTARI MI?

Hasip Sarıgöz

Hasip Sarıgöz

E-Posta :

 Ordumuzun vefakar ve cefakar emekçileri olan Astsubaylar, uzunca bir zamandır verilmeyen ve gasp edilen haklarını arıyorlar.

Hem de öyle böyle değil... Kah 100.000 lerle meydanları doldurup inletircesine, kah twitter üzerinden devrim yaparcasına, il il gezercesine, sosyal medyada, meydanlarda, hükümet nezdinde ve ilgili kurumlar nezdinde neler yapmadılar ki?

Bir "Pes Hareketi"ni düşünün, emin olun başka bir ülkede olsaydı yer yerinden oynardı. Zulme varan bu haksız uygulamaları sürdürmeye devam eden ve bu haklı sese kulak tıkayanların itibarları azalmaya ve koltukları birer birer kaymaya başlardı.

Ama bazı konularda "Körler ve Sağırlar Ülkesi" benzetmesini rahatlıkla yapabileceğimiz güzel ülkemizde maalesef ki öyle olmadı. Her türlü fısıltıyı dahi işiten kulaklar bu acı feryatları duymadı, en ufak ayrıntıyı bile gören gözler bu acı hakikati görmedi, 1000 odalı saraylara, çifter çifter köşklere, katar katar makam araçlarına yeten bütçeler astsubaylara gelince bir türlü yetmedi. Ne yazık ki yer yerinden oynamadı, hükümetler duymazdan, kurumlarımız ise görmezden gemeye devam etti!

Bazen sağduyu galip gelir gibi olup, çeşitli sözler verilmiş olsa da' "Söz Namustur" ilkesi her seferinde buruşturulup çöpe atılarak, verilen sözler bir türlü tutulmadı!

Daha çok da sadece seçim dönemlerinde hatırlandılar. fakat bir şartla: "seçimden sonra unutulumak" şartıyla!

Kandırıldılar, üzüldüler, ezildiler, hatta bazen de aşağılandılar! Ama onlar hiç yılmadılar, yorulmadılar, bezmediler, gücenmediler ve küsmediler. Şanlı ordumuza en iyi hizmeti verebilmek adına, yüklerin en ağırını sırtlandılar, fedakarlığın nirvanasına katlandılar, ne kanlarını ne de canlarını bu aziz milletten hiç esirgemediler.

Yeri geldi milletin geleceğini, savaşların kaderini ve darbelerin sonucunu belirlediler. Vecihi Hürkuşları, Hulusi Kentmenleri, Süleyman Dilbirliklerini, Namık Ekinleri, Süleyman Asafları, İsmail Akçayları, Ömer Halis Demirleri ve daha nicelerini onlar çıkardılar.

İftiharla ifade etmek isterim ki, ben de Şanlı Ordumuza tam 31 yıl hizmet etme şerefine nail olmuş ve yakın zamanda şerefimle emekli olmuş olmama rağmen, ruhen üniformamı çıkarmamış ve ölünceye kadar da çıkarmayacak olan bahtiyar bir Astsubayım.

Tam 31 yıl bu yüce mesleğin şerefiyle onurlanmakla birlikte, ağır yüküne ve sorunlarına da katlandım.

Maalesef bu mesleğin sorunları o kadar çok ki hangi birisini anlatsam bilemiyorum. Hani deveye sormuşlar neren eğri diye o da demiş ki nerem doğru ki? Bu söz sanki bizim meslek için söylenmiş gibidir.

Sorunlarımızın birçoğunu diğer meslektaşlarım defalarca dile getirdikleri için, ben sizlere bugün mesleğimizin sorunlarla dolu olan başka bir boyutundan bahsedeceğim.

Bir ömür verdiğim Türk Silahlı Kuvvetlerimizin bünyesinde bu zor mesleği icra etmeye çalışırken sık sık düşünmüşümdür.

Ben neyim?

Bu devasa çarkın içinde benim yerim neresi ve icra ettiğim pozisyon neye benziyor?

Sonuç olarak; kendimi bazen bir Bukalemun’a, ama genellikle de bir yarış atına veya bir şişe mantarına benzetmişimdir.

Bu nasıl bir benzetme demeyin.

Şöyle anlatayım: siz bir birimdesiniz ve bir görevi icra ediyorsunuz, sözde zaman içerisinde rütbe alarak yükseliyorsunuz ama özde hiçbir şey değişmiyor. Mesleğin başından sonuna kadar hep emir alan ve aynı hiyerarşik pozisyonda görev yapan birisisiniz.

Başınıza bir Bl.K. veya Tb.K. geliyor, bu gelen komutan 2 ya da 3 yıl bu görevi yaptıktan sonra rütbesi, makamı ve de pozisyonu yükseltilerek başka bir görev yerine, başka bir görevi yapmak üzere, yeni özlük hakları ve yeni yetkileriyle ayrılıyor.

Yani sizin başınıza geldiğinde o pozisyonda 2 ya da 3 yıl kalacağını ve bu pozisyonun onun hayatında muhtemelen ilk ve son deneyim ya da fırsat olacağını biliyor. Bu onun için çok önemli. Bu nedenle o pozisyonda başarılı olmak ve oradan başarıyla ayrılmak için başlıyor sizi sıkıştırmaya; denetlemeler, fazla mesailer, imkânsızı istemeler, aşağılamalar, mobbing uygulamaları…

Siz gece demez, gündüz demez, yaz demez, kış demez uğraşırsınız, çalışırsınız, didinirsiniz, her türlü fedakârlığı yaparsınız sonunda o yarışı kazanır ve üzerinize binen jokeyi şampiyon yaparsınız. 
Tayin dönemi gelince şampiyon olan ve artık sizi biraz da anlayıp takdir etmeye başlayan jokey hooop tayin olur gider…

Size asla rahat yok. Gidenin yerine hemen yeni ve eskisinden daha genç ve hırslı bir jokey daha gelir. Her yeni gelen jokey o pozisyonda hiç yarışa katılmamış ama o yarışın şampiyonu olmak için yanıp tutuşan jokeylerdir. Başlarlar yine sizi kırbaçlamaya…

Zar zor da olsa o yarışı da kazandırırsınız, bir gayret daha başka bir yarışı daha. Ama hep yeni genç ve hırslı bir jokey daha gelir. Lakin yarış atı giderek yaşlanmaktadır, yorgundur, açtır… Kimse düşünmez bu at bundan önce kaç yarış kazandı, kaç jokeye yarışmayı öğretti, yorgun mu, hasta mı, morali mi bozuk, maaşı mı yetmiyor, dertleri mi bitmiyor? Kimse sormaz! Her gelen hırsla kırbacı sallar üzerinize… Hadi mutlu olun? Hadi sevinin? Hadi tatmin olun bakalım?

Gelelim ikinci benzetmeye, kendimi şişe mantarına benzettiğimi söylemiştim.

Ben meslek hayatımın çoğunu uzmanlık alanım olan iş makineleri operatörlüğünü yaparak geçireceğimi düşünüyordum. Bu yüzden mesleğimin ilk yıllarında bilgi güçtür prensibinden hareketle kendimi çok iyi yetiştirdim. Hatta "İş Makinelerinin Bilinmeyen Yönleri" adlı bir kitap çalışması yapmış ama yayınlamak nasip olmamıştı. Fakat kadrolar gereği bizim branşta; örneğin, bir takım veya kısım içerisinde aynı işi yapabilecek 3-4 personel bulunur. Tabii işin tabiatı gereği çok olanın değeri hemen düşer. "- Kadro gereksiz yere fazla ise kadroları azaltın kardeşim, biz de devlete yük olmayalım."

Ama kazın ayağı öyle değil.

Her birlik komutanı elinin altında joker olarak kullanabileceği elemanlar olsun ister.

Devlet uygun gördüğü halde komutanlar sizi kadro yerinizde fazla görürler, işinizi dört dörtlük yapsanız bile, sizin görev yerinizde çok rahat olduğunuz hissine kapılırlar ve sizi sözde yatırmamak üzere harekete geçerler, artık siz bir jokersiniz. Pardon şişe mantarısınız…

Nerede bir boşluk var ise sizi oraya tıkarlar!

Branşlaşma mı, mesleğinizde gelişme mi? Umurlarında olmaz. Sırf bu yüzden ordudonatım araçlarıyla ilgili hiçbir eğitimim olmadığı halde, yıllarca kafadan uydurulan bir “Garaj Astsubaylığı” işini de ek olarak yapmak, arızalarını takip etmek, görevlerini planlamak ve şoförlerini yetiştirmek zorunda kaldım. Çok mücadele etsem de hep sonuçsuz kaldı, neymiş onlar bana sadece kendi görevimi yaparak ekmek yedirmezlermiş. Benim ekmeğimi size kim verdi ki siz bana yedirmiyorsunuz? Bu konu İstihkâm Sınıfı’nın büyük bir ayıbıdır. Branşınız dışındaki her verdikleri görevde de yıllarca o işi yapıyormuşsunuz gibi bilgi, beceri ve performans beklerler.

Görevim iş makineleri operatörlüğü olduğu halde; uyduruk “Garaj Astsubaylığı”, Bölük Astsubaylığı, Takım Astsubaylığı, Takım Komutanlığı, Mühimmat ve Akaryakıt Sorumluluğu (evet cephanelikler nasıl patlar diye sormayın), İkmal Astsubaylığı, İdari İşler Astsubaylığı, İnşaat Bakım Onarım Kısım Amirliği, 3'üncü Kademe Komutanlığı, İstihkâm Şube Müdürlüğü (Ne güzelmiş demeyin sadece iç güvenlik harekâtı yapılan bölgelerde), Emir Astsubaylığı ve Komutan Korumalığı görevlerini yapmak zorunda bırakıldım, Hatta hiçbir istihbarat eğitimi almadığım halde son görevim İstihbarat Kısım Amirliği idi.

Bütün bu ağır görevlerin hukuki ve mali sorumluluklarını taşıdım ve hem şerefimle, hem de en üst düzeyde hizmet ettim . Fakat gelin görün ki, ağzı boş olan bütün şişelere adeta bir şişe mantarı gibi tıkandım.

Aramızda şaka yollu konuştuğumuz bir benzetme vardır. Bukalemun’u Astsubay yapmışlar, Bukalemun 3 gün sonra bu ne kardeşim ya, ben bile bu kadar çok renk değiştiremem deyip istifa etmiş.

Ama siz istifa edemezsiniz, 15 yıllık mecburi hizmet (şimdi 10 yıl oldu) karşınızda Çin Seddi gibi engel oluşturur. Suç işlerseniz hapse tıkarlar, kaçarsanız yakalarlar ve yine çalıştırırlar. 15 yıl sonra istifa etseniz ne iş yapacaksınız? En verimli yıllarınız gelip geçmiş…

Benim gibi 31 yılı doldurursunuz ve emekli olma zamanı gelip çatar. Okuyan çocuğunuz vardır, türlü türlü dertleriniz ve ihtiyaçlarınız vardır. Sorarsınız kendinize kırk katır mı kırk satır mı?

Asgari ücrete yakın emekli maaşı alan meslektaşlarımız var. Yahu bırakın harcamayı, üzüne baksanız biter! Söyler misiniz bana nasıl geçineceksiniz?

Hadi bakalım; sosyal bilimciler, psikologlar, toplumbilimciler ve diğerleri… El cevap ???

Var mı cevabı olan? Varsa lütfen paylaşın da biz de bilelim.

Yok mu?

O zaman son olarak astsubaylara "sözü verilen" 9,un 2'si bir ulufe, hele hele bir lütuf hiç değildir.

Eğer gerçekleşirse, yıllardır devlet eliyle yapılmış olan ahlaksız ve adaletsiz bir gasbın nihayete ermesidir.

Gelelim tazminatlar konusuna...

Hiç lamı cimi yok.

Büyük beyler ve muktedir efendiler! Açın da o "sağıra yatmayı çok iyi bilen" kulaklarınızı ve adalet için "kıyama kalkan" yüreklerimizin sesini bir dinleyin.

Daha sonra da lütfen bir vicdan muhasebesi yapın.

Tazminatlar konusu astsubayların ve hatta uzman kardeşlerimizin en haklı oldukları konudur.

Talep etmekten asla vazgeçmeyecekleri, üniformalarının ve adanmış ruhlarının şeref hakkıdır.

Analarının ak sütü gibi helaldir.

Ve dahi, vermeyenlerin boyunlarında da dünya ahiret ağır bir vebaldir!

Bizler ne bir bukalemun, ne birer yarış atı ne de her şişeye tıkayabileceğiniz şişe mantarları değiliz.

Yahu bizler de canlı kanlı, ruhu olan, ümitleri olan, beklentileri, endişeleri, istekleri, korkuları ve hayalleri olan insanız. Aynı sizler gibi.

Yani ne sizler üstün bir ırk, ne de bizler bu ordunun "Kunta Kinte"leri değiliz.

Türk ordusunun ayakta kalmasını ve her şartta milleti için savaşmasını sağlan devasa mekanizmanın en değerli çarklarından biriyiz. Sizi, bizi, uzmalarımızı ve sivil memurlarımızı, hele hele mehmetçiklerimizi... Bu çarklardan hangisini çıkarırsak çıkaralım bu muazzam mekanizma çalışmaz.

Yani hiç birimiz diğerinin alternatifi değiliz.

Peki neyiz?

Sadece birbirimizn tamamlayıcılarıyız.

Yani sadece sizler değil, "hepimiz değerliyiz".

Bütün yetkililere sesleniyorum!

Gelin artık şeytana uymaktan vaz geçin.

Gelin artık vicdansızlık yapmaktan vaz geçin.

Gelin artık sözünüzün eri olun.

Gelin artık vebale, kul hakkına ve günaha girmekten vazgeçin.

Gelin artık Allah aşkına, ordumuza ve silah arkadaşlığına zarar vermekten vazgeçin.

Hadi bir de vicdanınıza sorun.

Sorun ki, o size yalan söylemez.

Çünkü vicdan ruhun terazisidir.

Ve ruhunda terazi olmayanlar!

Hakkın değil, şeytanın hizmetçisidir.

İzlenme: 180 Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

Tüm Yorumlar
  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

ÇOK OKUNANLAR

Listelenecek kayıt bulunamadı

MUĞLA - HAVA DURUMU

MUGLA

FOTO GALERİ

VİDEO GALERİ

Ziyaretçi Sayacı

Bugün:
0 hit, 0 ziyaretçi, 0 ziyaret
Bu hafta:
100 hit, 5 ziyaretçi, 7 ziyaret
Bu ay:
247 hit, 38 ziyaretçi, 45 ziyaret
Toplam:
110466 hit, 28287 ziyaretçi, 38287 ziyaret