AY YILDIZ’IN BEKÇİLERİ (Balkanlardaki Son Kale Kosova…)

Hasip Sarıgöz

Hasip Sarıgöz

E-Posta :

Yıl: 1389 idi, günlerden 20 Haziran…

            Hava sıkıntılı ve rüzgârlıydı. Zira havaya, Türk tarihi ve talihi ile ilgili kutlu bir doğumun sancısı hâkimdi.

            Tarih sahnesine çıktığı günden bu yana, kader bağlamındaki bir ilahi buyruk gereği, daima Batı’ya akan bir nehir gibi ve gittiği her coğrafyada adeta bir hidayet çağlayanına dönen büyük Türk milletinin kaderi, bu kez de Kosova Ovası’nda tecelli etmek üzereydi.

            Sırpsındığı yenilgisinin intikamını almak için yanıp tutuşan Sırp Kralı Lazar ve dehşetli ordusu; o gün Kosova Ovası’na kara bir bulut gibi çökmüş ve Batı’ya akan o mübarek nehrin akışını durdurmak ve yatağını değiştirmek üzere, devasa bir baraj misali öylece durmaktaydı. Sırp, Hırvat, Çek, Macar, Bosna, Arnavut ve Eflaklar ile diğer milletlerden oluşan ve atları dâhi zırhlı olan Haçlı ordusu, Kosova Ovası’nda adeta bir demir denizini andırıyordu…

            Hemen karşılarında ise, yeni bir fethe daha hazırlanan Edirne Fatihi Murat Bey ve onun komutasında, sadece i’la-yı kelimetullah için cenk meydanına çıkmış kahraman Türk ordusu vardı. Yan yana dizilmiş vurulmayı bekleyen kösler, birbirinden süslü tuğlar, birbirinden gösterişli küheylanlar, oradan oraya koşuşturan kaytan bıyıklı iman erleri ve çıkan rüzgârda nazlı nazlı salınan Türk gaza sancakları… O mübarek komutan Murat Bey ki; Hüdavendigar namıyla tam 27 yıl hüküm sürmüş, devletinin gücüne güç, adaletine adalet, topraklarına topraklar katmış büyük bir devlet adamı idi. Adeta at üstünde geçirdiği ömründe tam 36 büyük gazaya çıkmış ve hepsinden de galip çıkmayı başarmış muzaffer bir komutan ve nur yüzlü bir gaziydi. Şimdi ise, Kosova’da karşısına çıkan ve neredeyse 72 milletten oluşan kalabalık bir Haçlı ordusu karşısında yeni bir cenge hazırlanıyordu. Aslında hazırlandığı şey, sadece bu da değildi. 36 olan zaferleri serisine 37’nci büyük zaferini eklemeye, gazilik olan rütbesini de rütbelerin en yücesi olan şehitlik rütbesi ile taçlandırmaya ve fani olan bu dünyadan, ölümsüzleşerek ayrılmaya hazırlanıyordu. Ölümsüzlüğün adı ise Şehit Hüdavendigar Sultan Murat idi. Lakin ordugâhta ters giden bir şeyler ve cenk vaktini bekleyen Murat Bey’i tedirgin eden olumsuz bir durum söz konusuydu.

Murat Bey yüksek bir tepenin üzerine çıkarak düşman hakkında fikir edinmek istemişti. Hakikaten düşman çok fazla, kendi kuvvetleri ise azdı. Üstelik birde rüzgâr esiyor, düşman tarafından kalkan toz bulutları Osmanlı ordusunun bulunduğu tarafa geliyordu. Yarın başlayacak olan savaşta kalkan tozlar, askerlerin görmesine ve isabetli ok atışı yapmalarına engel olabilirdi! Tepeden aşağıya üzüntülü olarak indi, morali sarsılmıştı. Fakat bunu belli etmedi. Bir harp divanı toplattı. Durum divanda görüşüldü ve savaşın devamına karar verildi. Geceleyin herkes gibi Murat Bey de çadırına çekildi. Fakat uyumadı, abdest alıp yatsı namazını kıldıktan sonra, seccade üzerinde sabaha kadar dua etti. Duasında: ‘- Yarabbi!... Yarabbi!... Hz. Peygamberin hatırı için, Kerbela’da dökülen kanlar için, senin yolunda sürünen yüzler, ağlayan gözler için bize yardımcı ol, bizden lütfunu esirgeme Yarabbi!... Düşmanın bize uzanan elini başka tarafa çevir Yarabbi!.. Bakma Rabbim günahımıza. Nazar et can-ü dilden ahımıza. Senin için, senin ismini yükseltmek için savaşan gazilere yardım et, onları telef etme. Onları düşmanın kılıcından, okundan sen koru Yarabbi! Düşüncelerimize, savaşlar ve savaşçılar içinde yahşi olan adımıza leke sürdürme. Din yolunda ben feda olayım askerlerimin yerine ben şehit olayım. Tek mülk-ü İslam’ı payimal edip kâfirlere çiğnetme Yarabbi!...[1]

            Sabah uyandığı zaman; rüzgârın durmuş, hafif bir yağmur yağarak tozları bastırmış olduğunu gördü. Daha sonra o büyük cenk başladı… İki namaz arası, yani 4-5 saat kadar süren bu kanlı muharebeden sonra zafer, Murat Bey’e ve kahraman Türk ordusuna nasip oldu. Şairin dediği gibi “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik, Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik”. I. Murat artık bir Bey değil, imparatorluk olan büyük bir devletin muzaffer bir sultanıydı. Artık o “Sultan Murat” idi. Kılıcı zulme kıyamet, gölgesi mazluma saadet olmuş ve adaletiyle cihana nam salmış bu kadim millet artık, Kosova’nın tek sahibiydi. Bu parlak zaferle birlikte Türk milleti, yıllar içinde ata yurdu haline gelecek olan bu topraklara, bir daha terk etmemek üzere kök salmıştır. Evet, Sultan Murat Zaferi kazandı, fakat kendisi de şehit oldu. I.Kosova Savaşının hemen ardından savaş alanını gezmekte olan Murat Hüdavendigar yaralı bir Sırplı tarafından şehit edilmiştir. Kendisi de zaten ‘-Ya Rab orduma zafer ihsan eyle, gerekirse ben şehit olayım’ diye dua etmemiş miydi? İşte bu içten dua yüce Allah tarafından kabul edilmiş ve şehadet rütbesiyle ödüllendirilen Türk Sultanı Firdevs-i Ala’daki nice şehitlerimizin yanındaki yerini almıştı…” [2]

Bilinir ki, yüce Allah; kullarının dualarını kabul etmek suretiyle, kullarına ve kullarının mensup oldukları milletlere yardım eder. Türk tarihinde de, Allah’a edilen halisane dualara ve bu dualarının kabul olması suretiyle Allah’ın yardımına nail olma olaylarına sıkça rastlanılmaktadır. Sultan Murat’ın ettiği bu dua da, önce Bedir’de, sonra Malazgirt’te, Kosova’da ve dahi Türk Kurtuluş Savaşında edilen ve kabul edilen mübarek dualardan biridir. Şöyle ki; Peygamber efendimiz de, Bedir Harbinin en sıkışık olduğu bir anda secdeye kapanmış,  mübarek yüzünü kara topraklara sürmüş ve şöyle yalvarmıştı: “-Yarabbi! Bugün bize olan vaadini yerine getir! Eğer şu bir avuç mümin de burada telef olursa ta kıyamet gününe kadar sana kulluk eden kimse kalmayacak!” Zafer İslam ordusunun idi. Aradan yıllar geçmiş ve takvimler 1071 yılını gösterdiğinde; Hz. peygamberin Bedir’de dua ettiği Bedir Arslanlarının yerini şimdi Alparslan’ın yiğit Türk Arslanları almıştı. Bu sefer de, Müslüman Türk Ordusu ile Bizans Ordusu; Malazgirt Ovasında kozlarını paylaşmak üzere karşı karşıya gelmişlerdi. Büyük Türk Sultanı Alparslan o gün beyaz bir elbise giymişti. Ölürse bu beyaz elbise onun kefeni olacaktı. Derken davullar çalmaya, kösler vurmaya başlamıştı. Malazgirt meydanında şimdi göklere mücahit gazilerin atlarının kişnemeleri ve kılıçlarının şakırtılarının yanında iki şey yükseliyordu. Bir anda her tarafı kaplayan bir toz bulutu ve bir de mücahit gazilerin, düşmanların iliklerine işleyen tekbir sesleri. Ne var ki yükselen bu toz bulutlarının bir ara mücahit gazilerin üstüne geldiği görüldü. Bu harbin kaybedilmesi demekti. Bunu gören Türk sultanı hemen atından inmiş, yüzünü kara toprağa koyarak secdeler etmiş ve gözlerinden yaş yerine kan akarcasına Allah’a yalvarmaya başlamıştı: -Ey Allahım! Sana tevekkül ettim ve bu cihatla sana yaklaşmak istedim. Yüzümü önünde topraklara sürüp kanımla boyadım ve şimdi gözlerimden şiddetli yağmur gibi yaş boşanıyor, boynumun iki tarafından kan akıyor. Sözlerim gerçek duygularımı ifade etmezse beni, yanımdaki yardımcılarımı ve askerlerimi helak et! Eğer içim dışıma uyuyorsa düşmanlara karşı cihadımda bana yardım et ve beni muzaffer bir sultan kıl! Güçlüklerimi kolaylaştır. Ne ilginçtir ki bu anda hiç de beklenmedik bir şey olmuş ve Alparslan ordusunun başına çöreklenen yoğun toz bulutları bir anda düşman saflarına kaymış ve Rumları göz gözü göremez bir hale getirmişti. Her şey aydınlandığında Malazgirt Meydanı, Rum askerlerinin leşleri ile dolmuştu…[3]

Benzer bir dua da, Kurtuluş Savaşı’mız devam ederken,  Büyük Taarruz’ un sabahında Türk ordusu hücuma hazırlanırken ulu önderimiz Atatürk tarafından yapılmıştır. Ulu önderimiz duasında: “-Ya Rabbi! Sen Türk Ordusunu muzaffer et… Türklüğün, Müslümanlığın düşman ayakları altında, esaret zincirinde kalmasına müsaade etme! Rabbim, Yunanlıların kazandığını gösterme bana, onlar kazanacaksa, şu gök kubbe benim başıma yıkılsın daha iyi. Allah’ım, Türk Milletini ve ordusunu koru.”[4] Bu dua da kabul edilmişti ve nasıl ki, Bedir’de ortaya çıkan güçlü bir İslam ordusu ileride güçlü bir İslam Devletini ortaya çıkarmışsa, Malazgirt’in ardından güçlü bir Selçuklu Devleti, Kosova Zaferinin ardından da Güçlü bir Osmanlı İmparatorluğu ortaya çıkmıştır. Müslüman Türk’ün Anadolu’daki kaderi de değişmemiş ve kanla, canla ve dualarla kazanılan Büyük Taarruz’ un ardından, yepyeni bir Türk Devleti boy vermiştir. Bütün bu oluşumların, Allah’ın sevgili kulları tarafından yapılan ve yüce makamlarda kabul buyurulan mübarek duaların ardından zuhur etmiş olması hiç de tesadüf değildir.

İşte adına Kosova denilen o dualı topraklar; yüzlerce yıl Türk bebelerine beşiklik, Türk akıncılarına er meydanlığı, Türk adaletine taht, müminlere mescit ve Türk milletine yurtluk etmiş mübarek topraklardır. Türk beylerini ilk defa Sultan yapan topraklardır. Sayısız şehidimizle birlikte, İlk ve tek şehit Türk padişahının Anadolu ile paylaşılan mübarek bedeninin ebedi uykusuna devam ettiği topraklardır. Kısacası Kosova Türk’tür ve Türk için anlamı çok özel olan “Vatan”dır…

Zaman değişmişti, aradan yüzlerce yıl geçmiş, köprünün altından da çook sular akmıştı. Dünyayı titreten o güçlü imparatorluk gün geçtikçe zayıflamış ve maalesef yüzlerce yıllık vatan topraklarını dahi koruyamaz bir hale gelmişti. Türk dünyasının semalarını kara bulutlar kaplamış, ufukları ise kararmıştı. Çilekeş Türk milleti büyük bir imtihanla daha sınanıyordu.

Takvimler ise 31 Ekim 1912’yi gösteriyordu.

            Serin bir sonbahar günü ve vakit bir ikindi vaktiydi…  

Osmanlı ordusunun Kosova Prizren'de bulunan birliklerine Prizren’i terk etme emri veriliyor! Türk tarihindeki en kara günlerin yaşanmakta olduğu bu günlerde rivayet edilir ki; Prizren’i boşaltma emrini alan Prizren Garnizon Komutanı, acele ile halkı şadırvan meydanında topluyor ve halka "Biz şu anda bu toprakları terk etmek zorundayız, ancak bilin ki biz buralardan ebedi gidici değiliz. Kısa bir zaman içinde tekrar geri döneceğiz. Onun için evlerinizi, tarlalarınızı, bağlarınızı ve bahçelerinizi sakın terk ederek arkamızdan yollara düşmeyiniz. İşinizle, gücünüzle aynı şekilde uğraşmaya devam edin ve bizi bekleyin" şeklinde bir konuşma yaparak halka söz veriyor ve birliklerini alarak o uğursuz günde, Dragaş istikametine doğru çekilmek suretiyle Pirüzerin’i terk ediyordu. Terk edilmek zorunda kalınan bu yurt; Asparuk Han’la birlikte IX. Yüzyıldan beri göz ağrımız olan, 1390’dan itibaren kısmen ve 1455’ten itibaren de tamamen hâkimi olduğumuz, en az 1000 yıllık Türk yurduydu. Prizren artık esir vatandı!


Yine aradan yıllar geçti… Devlet hafızası elbette unutmamıştı. Fakat genç neslin Türk evlatları, bu geçen zamanda birçok şeyi maalesef unutmuş, Kosova ile ilgili hatıralar oldukça silikleşmişti. Türk insanı tarih kitaplarından ve kahramanlık şiirlerinden Baklanlarda Kosova diye bir yerin varlığından haberdardı. Ancak aslına bakarsanız bilgi birikimi işte sadece bu kadardan ibaretti. Balkanları al kana boyayan Balkan Savaşları ile birlikte buralardaki Türk yurtlarının kaybedildiğini bilen Türkler; kayıp zannedilen o kadim Türk yurtlarında kimliğini, imanını, dilini ve dahi bilincini kaybetmemiş ve gözlerini son bir ümitle ana vatanları olan Türkiye’ye dikmiş bir şekilde, var olma mücadelesi veren öz kardeşlerinin varlığından bile bihaberdi! Hele hele Balkanlarda küçücük de olsa bir Türkiye’nin bulunabileceğini hayal dahi  

edemezdi.


İşte bu sırada, takvimler 1998’i gösterirken Kosova’da Sırplar tarafından büyük bir Müslüman kıyımı başlatıldı. Yine kanlar akıtılıyor ve yine nice canlar alınıyordu. Mazlum milletlerin gözleri ve bütün dikkatleri yine Türkiye’nin üzerindeydi. Acaba yıllar önce verilen söz ne zaman yerine getirilecekti? Prizren’in işgal edilmesinin üzerinden yarım asrı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen Türk ordusu geri gelmiyordu! Taa ki yıl 1999’u takvimler de 4 Temmuz’u gösterene dek... İşte o gün, yani tam 88 yıl sonra önce Prizren sokaklarında, sonra da Dragaş ve Mamuşa’da omuzlarındaki ay yıldızlı bayrakları ile bir tabur kadar bile olsa, yıllar önce döneceğiz sözünü veren Osmanlı’nın torunları boy gösteriyordu. Gittiklerinden biraz farklıydılar… Elbiseleri değişmişti, bıyıkları ve sakalları da kesilmişti… Ama taşıdıkları sancak, gözlerindeki o bakışlar ve hareketlerindeki o samimiyet hiç değişmemişti, yahu bunlar bizim Mehmetlerdi…

Evet, verilen söz, geç de olsa, kısmen de olsa tutulmuştu. Mehmetçik Kosova’daydı. İlginçtir ki, bu torunlar tam 88 yıl sonra tekrar Prizren’e geldiklerinde dedelerinin de kışla olarak kullandığı aynı toprak parçasına yerleşmişlerdi.[5]

Demek ki bu eski kışla henüz görevini tamamlamış değildi, demek ki, daha yapılacak işler vardı. Kışla o gün bayram etti. Sadece Kışla mı? Prizren’in Sinan Paşa Camisi, Şadırvanı, yıllardır garip kalan Namazgâhı, Binbaşı Çeşmesi, Taş Köprüsü, Ak Deresi, Osmanlı Mezarlığı’nda yatan ecdat ruhları, türbesindeki Karabaş Efendi, Kosova’ya doruklardan bakan Sarı Saltuk, Dragaş’ın ulu dağları, Mamuşa’nın bereketli ovaları, yıllardır Anadolu’yu gözleyen saat kulesi, üzerinde halaylar çekilen çayırları ve buruk bir mutlulukla gözleri buğulanmış yiğit insanları… Hepsi bayram ediyordu. O gün aynı millet olmanın, tek yürek ve tek bilek olmanın hazzını hep birlikte yaşadık. Mamuşa’ya giren Türk konvoyunun önündeki aracın şoförüne kırk yıllık dost gibi sarılan Hacı Şefik Amca işte o gün Kosova’daki Anadolu özleminin en güzel simgesiydi. O gün çayır üzerinde çıplak ayaklarla çekilen halaylar hasretin halayıydı. Üzerinde “Anadolu” tabelası taşıyan Balkanlardaki tek okul “Mamuşa Anadolu İlköğretim Okulu”dur. Yine ulu önderimiz Atatürk’ün adını taşıyan tek lise “Mamuşa Atatürk Lisesi”dir.  Baştanbaşa ay yıldızlı al bayraklarla süslü olan Mamuşa; Türklüğün Balkanlardaki son kalesidir ve Anadolu’dan aldığı güvenle dimdik ayaktadır. Evlad-ı Fatihan yatağı olan Mamuşa’da, işte bu kapı gibi ve bunun gibi birçok Türk ocağının sahipleri, Anadolu’dan çok uzaklarda Türk varlığının ve ay yıldızın
yılmaz bekçileridirler. Bilinmelidir ki bu öz kardeşlerimiz kendi memleketleri Sırp işgali altında olduğu halde, 1. Dünya Savaşı’nda anayurdu savunmak üzere, kendiliklerinden yollara düşerek Gelibolu’ya gelmişler ve Çanakkale Savaşına katılmışlardır. İki sokak ötesi veya iki köy arası değildir yürüdükleri yol, bugün için dahi iki saatlik uçak yolculuğudur. Çanakkale’ye gelen bu kardeşlerimizin şehadete erip nurlananları Çanakkale’de, gazi olup onurlananları ise Kosova’da uyumaktadırlar. İşte bu nedenle, bugün hala Mamuşa düğünlerde “Çanakkale Türküsü” çalınır. Çanakkale Türküsü yankılanınca Mamuşa’nın bereketli ovalarında, türkünün yanık ezgileriyle nice fırtınalar kopar hala bu yanık yüreklerde. İşte bu yüzden, bu günlerde anlamalı bir anıt yükselmektedir Mamuşa’dan. Bu anıt; Türk milli birliğinin Mamuşa’dan yükselen yıldızı ve yüz yıllık vefanın sembolüdür. Bu anıt Çanakkale’den Mamuşa’ya uzanan yeni bir köprünün ta kendisidir. Ne mutlu ki bizlere, Anadolu ve Balkan Türklüğü el ele ve gönül gönüledir. Her geçen gün; birliğe, dirliğe, doğruya, iyiye ve güzele uzanan yeni yollar yapmakta ve “Kosova Mamuşa Çanakkale Şehitleri Anıtı” gibi nice yeni gönül köprüleri kurmaktadır.


Selam olsun sevgi yolları yapanlara, dostluk köprüleri kuranlara, Ayyıldız için kapılar açanlara ve selam olsun Ayyıldız gibi ışıklar saçanlara… Ve yine selam olsun Kosova’daki ay yıldızın yılmaz bekçilerine, selam olsun Türklük ve İslamiyet sevdalılarına, selam olsun Türkçenin erenlerine ve selam olsun Türk’ün Balkanlardaki son kalesine


[1] Abdurrahman Kasapoğlu, “Atatürk’ün Kur’an Kültürü”, İlgi Kültür Sanat Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2010, s. 72,73

[2] Avni Arslan-Ziya Demirel, Osmanlı Tarihinden İlginç Hikâye ve Anekdot-lar, Akçağ Yayınları, 4. baskı, Ankara, 2008, s 16,17

[3] Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, “Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler”, II’nci Kitap, Yedi Kubbe Yayınları 6. baskı, Konya, Nisan 2009, s.157,158

[4] Abdurrahman Kasapoğlu, “Atatürk’ün Kur’an Kültürü”, İlgi Kültür Sanat Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2010, s. 72,73

[5] Ahmet S. İğciler, “Prizren’de Yok Olan Osmanlı İzleri”, s. 203
 

İzlenme: 730 Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

Tüm Yorumlar
  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR