DİKTATÖRLÜĞÜN ANATOMİSİ

Hasip Sarıgöz

Hasip Sarıgöz

E-Posta :

 Tarih: 27 Şubat 1933 idi.

Yer: Almanya…

Akşam saat dokuz sıralarında Alman Parlamento Binası Reiçhstag alev alev yanmaya başladı!

Yangın binanın değişik yerlerinde fakat aynı anda başlamıştı ve belli ki, bu bir kundaklamaydı.

Durduk yerde, bu yangını kim ve neden çıkarmıştı?  

Her ne kadar bir günah keçisi bulunup idam edilmişse de, binayı kundaklayanların gerçekte kimler olduğu bir türlü belirlen(e)medi.

Fakat bir şeyi biliyoruz.

O geceki yangını oturduğu yumuşak koltuğundan büyük bir keyifle ve ellerini ovuşturarak seyreden birisi vardı.

O kişi “Bu yangın sadece bir başlangıç!” diyen Hitler’den başkası değildi.

Aslında yangını Nazilerin çıkartıp çıkartmamasının hiçbir önemi yoktu. Çünkü Hitler bu yangını kendisi için büyük bir fırsata çevirmeyi bilmişti.

Ertesi günü çıkarılan bir kanun hükmünde kararname ile, yürürlükteki Weimer Anayasası kaldırıldı! Alman vatandaşlarının bütün temel hakları askıya alınırken, polis tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeksizin vatandaşların rahatça tutuklanmalarının ve alıkonulmalarının da yolu açılmıştı!

Hitler’in deyimiyle: “Artık kimseye merhamet etmek yoktu ve yollarına kim çıkarsa ezip geçeceklerdi”!

Hitler bu yangını 5 Mart Parlamento seçimlerinde de büyük bir ustalıkla kullandı. Yaptığı propagandaya göre bu yangın Almanya’nın düşmanı dış güçler ve içerideki işbirlikçileri tarafından çıkarılmıştı.

Sonuçta Naziler Parlamento seçimlerinden büyük bir zaferle çıktılar!

Artık Almanya demek Hitler ve Naziler demekti!

Oysa bu yangından önce Hitler’in başında olduğu Nazi Partisi bir azınlık hükümeti halindeydi.

Reichstag yangını faşizme geçisin en önemli adımı oldu.

Bundan sonraki 12 yıl boyunca (yani 2’nci Dünya Savaşı sonuna kadar) Almanya OHAL ve tek adamın kanun hükmünde kararnameleriyle yönetildi!

Toplama kamplarının ilk nüveleri bu yangından hemen sonra atıldı! Çünkü kısa sürede 100 bin Alman Komünist Partisi üyesi ve sosyal demokrat tutuklandı!

Alman hukuk sistemi değiştirildi! Hâkimlerin dokunulmazlıkları kaldırıldı ve Nazi karşıtı olan hâkimler ve savcılar görevden alındı!

Sosyal demokrat, komünist, ilerici tüm gazete ve dergiler kapatıldı!

28 Şubat günü Almanya’nın dünya çapındaki aydınları, gazeteci ve yazarları tutuklandı!

Muhalefet partileri seçim çalışması yapamaz hale getirildi. Seçim sürecinde 14 gün boyunca afiş asmaları dahi yasaklandı!

Üniversitelerdeki Nazi karşıtı tüm bilim insanları görevlerinden atılmaya başlandı ve kısa bir sürede 3100 kadar bilim insanı görevlerinden uzaklaştırıldı!

Üniversitelerden uzaklaştırılan bilim insanlarının diplomaları geçersiz sayıldı!

Görevlerinden uzaklaştırılan insanlarının taksi şoförlüğü bile yapmalarına izin verilmedi!

Almanya’da ve Dünya’da milyonlarca insanın ölümüne neden olan ve dünyayı değiştiren bir terör rejimi inşa edildi!!!

Neyse uzatmayalım.

Bütün bunları niye mi anlatıyorum?

Çünkü diktatörler, fırsatları çok severler ve çok da iyi kullanırlar.

Çünkü diktatörler; yangınları, yıkımları ve kaos ortamlarını severler ve onlardan beslenirler.

Çünkü diktatörler, “bir anlık şokun ebedi bir teslimiyet” sağladığını çok iyi bilirler.

Çoğu diktatörün hitabeti güçlü, ateşli ve çok etkileyicidir.

Bilinmelidir ki; diktatörlerin, darbecilerin ve faşistlerin milliyetleri farklı ama kullandıkları yöntemler ise hemen hemen aynıdır.

Diktatörler, darbeciler faşist rejimlerini kurmak için önce siyasi ortamını ve gerekçesini hazırlarlar.

Halkın gözünü korkutmak ya da yanlarına çekebilmek için toplumsal kaos yaratırlar.

Bir toplumun ahlaki değerlerinin korunmasında, “Devlet” niteliğinin ayakta kalmasında, devlet algısının ne olacağı ve devlet ömrünün ne kadar süreceği konularında devlet kurumlarının rolü çok büyüktür. Kurumları yozlaşan veya yıkılan hiçbir devlet, rejim veya sistem ayakta kalamaz.

İşte bu bedenle kan akıtırlar, toplumun en önemli değerlerine, en dokunulmaz merkezlerine, demokrasinin sembolü ve devletin bekasının teminatı olan kurumlarına saldırırlar! Yozlaştırırlar, bozarlar ve gerekirse yakarlar ve yıkarlar!

Dünya tarihi içerisinde yaşananlar göstermiştir ki, eğer bir millet kurumlarına sahip çıkıp korumazsa kurumlar kendilerini koruyamazlar. Kurumlar yok olunca da bireylerin hak, özgürlük ve güvenliklerini koruyacak bir güç kalmaz. Genellikle insanlar devlet kurumların kendilerini dolaylı saldırılardan bile koruyabileceğini sanırlar. Oysa bu Hitler ve Nazilerin iktidara geldikleri günlerde Yahudilerin de düştükleri en büyük hatalardan biriydi. Bedelini ise canlarıyla ödediler!

02 Şubat 1933 tarihinde Alman Yahudilerinin çıkardığı bir gazetede yayınlanan makalede aynen şu satırlar yer almaktaydı: “Nazilerin Yahudileri anayasal haklarından mahrum bırakacaklarına onları gettolara tıkacaklarına ya da mafyanın güvenilmez ve cani ellerine teslim edeceklerine inanmıyoruz. Çünkü bunu yapamazlar, bu güçler pek çok kurumun kontrolü altında.”

Unutmayın, diktatörler itaatkâr memurlara ve varlıklarını kendi ayaklarının altına serecek olan işadamlarına ihtiyaç duyarlar.

Demem o ki, devlet kurumları devletin kendisi kadar önemlidir ve korunmaya muhtaçtır.

Diktatörler, dinleri ve dini duyguları daima kendi amaçlarına alet ederler.

Rakiplerinin siyasi hayatını bitirmek için her türlü tarihi, siyasi, ahlaki ve içtimai fırsatları kullanarak halkın duygularını kendi lehlerine istismar ederler.

Diktatörlerin acıma duyguları, merhametleri, demokrat yanları, ahlaki ve evrensel değerleri yoktur. Söyledikleri veya vaat ettikleri her şey, siz onlara biat edene kadar veya siz onlara hizmet ettiğiniz sürece geçerlidir.

Diktatörler özgür seçimleri sevmezler, imkân bulurlarsa hiç seçim bile yaptırmayabilirler. Bir David Lodge roman kahramanı der ki; “Son kez sevişiyorsan, sevişirken son kez seviştiğini bilmezsin.” İşte oy vermek de böyle bir şeydir.

Çünkü 1932 yılında Hitler’e oy veren Almanlar da, 1946 yılında Çekoslovakya Komünist Partisi’ne oy veren Çek ve Slovaklar da son kez oy verdiklerini bilmiyorlardı. Çünkü her iki diktatörlük de diktatörler ölünceye veya sistem çökünceye kadar kayıtsız şartsız iktidarda kaldılar.

O nedenle özgür ve hilesiz seçimlerin bittiği yerde, diktatörlerin hükümranlığı başlamış demektir.

Bir arada yaşayan toplumlarda ayrışma ve ayrımcılık o toplumun geleceği açısından en tehlikeli gelişmedir. Fakat diktatörler kendi yandaşlarını oluşturabilmek adına toplumu kamplara bölmekten çekinmezler.

Bu nedenle de halkı bölen ve aralarına kin ve nefret sokan işaret ve simgeleri her fırsatta kullanmaya bayılırlar. Bu işaret ve simgeler asla toplumun tamamında kabul görecek simgeler olmaz. (Örneğin bir bozkurt simgesi Türk toplumunun bütün kesimlerinde ayrımcılık yaratmadan kabul görürken, başka başka işaret ve simgeler aynı şekilde kabul görmeyip tarafgirliğe ve ayrımcılığa hizmet edebilmektedir.)

Halk dediklerinden kastettikleri şey, yalnızca kendilerini destekleyenlerdir.

Lüksü, şatafatı, gösterişi ve özellikle de muhteşem sarayları çok severler. Her diktatörün birden fazla lüks sarayı vardır.

Egoları, o toplumun ortalamasına göre çok ama çok yüksektir.

Sözleri tevazu dolu olsa da icraatları kibir doludur.

Gücü başkalarıyla paylaşmazlar.

Rütbe, makam ve mevkiyi; sadece kendilerine hizmet edeceklere ve yalnızca kayıtsız ve şartsız hizmet karşılığında verirler.

Kullanageldikleri en güçlü silahlardan biri de korku silahıdır. Etraflarına korku yayarlar.

En çok korktukları şey ise, gücü kaybetmek ve yargılanmaktır.

Diktatörlerin en çok sevdikleri şey; vatan, millet, dini ve milli değerler değil, yalnızca kendileridir.

Onun için, kendi yargısını, kendi polis gücünü ve kendi ordusunu kurma eğilimleri oldukça güçlüdür. Devlet dışındaki aktörler güç ve şiddet kullanmaya başladığında ise; demokratik seçimler, adil yargılamalar ve tarafsız yasama gücü tarih olur. Çünkü kanun dışı bir organizasyon olarak faaliyete başlayan Nazi “SS” gücü sonradan kanunların üstünde bir güç haline gelmiş ve kanunları ortadan kaldırmıştır.

Uydurulan veya kurgulanan, amaçlarına hizmet edecek yalanları, sanki gerçekmiş gibi halka lanse ederler. Yalanın halkta kabul görmesi tekrara dayanır. Bu nedenle seçtikleri yalanı sonsuz kere tekrar edebilirler.

Araştıran, inceleyen ve gerçeği arayan insanlardan hoşlanmazlar.

Yalan sözcüğünü kendilerinin hoşlanmadığı doğrular için rahatça kullanırlar.

Taraftarlıktan ve kindarlıktan beslenirler.

Peki, toplumlar diktatörlere ve diktatörlüğe mahkûm mudurlar? Toplum açısından bunun bir sigortası yok mudur?

Elbette vardır ve anahtar da toplumun ta kendisidir.

Bilinmelidir ki, kişisel ikbal beklentilerine dayalı bir itaat; vatanseverlik değil siyasi bir trajedidir.

Onun içindir ki toplumlar; araştırmadan, incelemeden ve ihtiyatı elden bırakarak bir lidere peşinen itaat etmemeli ve daha da ötesi sınırsız yetkiler vermemelidir.

Özgürlüğün bedelinin sonsuz bir ihtiyat olduğu akıllardan çıkarılmamalıdır.

Tarih boyunca diktatörlerin elinde inim inim inletilen, özgürlükleri ve yaşam hakları dahi yok edilen toplumlar:

Eğer ihtiyatı elden bırakmasalardı…

Eğer hukukçular yargısız infazlara karşı çıkabilselerdi…

Eğer iş adamları sırf ucuz işçilik uğruna köleliği güçlendirmeselerdi…

Eğer bürokratlar kanunsuz ve yanlış düzenlemeleri uygulamayı kabul etmeselerdi…

Eğer vatandaşlar torpil, adam kayırma ve iltimas gibi şeyleri kendi menfaatleri için siyasilerden talep etmeselerdi…

Eğer insanlar kendilerine dokunmayan yılanı görmezden gelmeselerdi…

Eğer şairler, yazarlar ve aydınlar gerçekleri haykırmaktan vazgeçmeselerdi…

Eğer önlerine konulan her kurala körü körüne uyan insanlar olmasaydı…

Ne diktatörler hayat bulurdu, ne diktatörlükler kurulurdu, ne de yürek yakan zulümler ve katliamlar gerçekleşirdi.

Unutmayalım. Otobüste oturduğu koltuğu kurallar gereği bir beyaza vermesi söylenen siyahi Amerikalı Rosa Lee Parks’ın, bütün ısrarlara rağmen yerinden kalkmayıp tutuklanması; Modern Amerikan tarihine giden yolda tam bir kırılma noktası olmuştur.

Yine unutmayalım, diktatörler üstün varlıklar değildir. Onlarında iki eli, iki gözü, iki kulağı, zaafları, zayıflıkları ve hastalıkları vardır. Onlar da aynı normal insanlar gibi yediklerinden arta kalanı pis bir koku yayarak çıkarırlar.

Gerçekleri değil de, görmek ve duymak istediklerini tercih edenler diktatörlüğe teslim olmuş demektir.

Hiçbir sıkıntıya girmeden otoriteye boyun eğme hissi insanları rahatlatabilir. Ancak biat etmek güvende olmak değildir.

Rahatlığınız için güvenliğinizden vazgeçmeyi düşünüyorsanız unutmayın, sonuçta özgürlüğünüzü, güvenliğinizi ve rahatınızı… Üçünü birden kaybedersiniz.

Toplumun bireyleri hak, adalet ve özgürlük uğruna savaşmaya ve ölmeye hazır değillerse; o zaman diktatörlük altında ölmeye mahkûmdurlar.

Unutmayın kader bizlere şimdiye kadar görmezden gelip göz yumduklarımızdan çok daha kötüsünü ve çok daha fazlasını yaşatacaktır.

Sevgili peygamberimizin de işaret ettikleri gibi toplumlar neye layıklarsa o şekilde yaşayacaklar ve kime layıklarsa o şekilde idare edileceklerdir.

Ve yine yüce Yaratıcının buyurduğu gibi, her insanın (ve tabi ki toplumların) kaderi kendi çabasına bağlı kılınmıştır”. Bir toplum kendi durumunu düzeltmedikçe de Yüce Allah o toplumun durumunu düzeltmeyecektir!

Yine de temennimiz odur ki, Yüce Allah; bütün milletleri savaştan, kandan, kinden, zalimlerden, zulümden ve diktatörlerden korusun.

Âmin.

Hasip Sarıgöz

İzlenme: 12464 Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

Tüm Yorumlar
  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR